Derdimiz Kadarız: Hayata ve İnsana Dair Bir Muhasebe
Derdimiz kadarız düşüncesi üzerinden insanın amaçlarını, vicdanını ve sorumluluklarını sorgulayan; hikâye, şiir ve kitap önerileri içeren bir kültür…
İnsanı diğer canlılardan ayıran özelliklerden biri, yalnızca yaşamakla yetinmeyip geçmişi değerlendirmesi, geleceği düşünmesi ve kendisine hedefler belirlemesidir. Akıl sahibi olan insan, hayat boyunca karşılaştığı olaylardan anlam çıkarır; inançları, hayalleri ve sorumlulukları doğrultusunda çeşitli kaygılar taşır. Ölümün farkında olan tek canlı olması da bu düşünsel yönünün en açık göstergelerindendir. Bu nedenle herkesin kendisine sorması gereken temel soru şudur: Bizi gerçekten ne meşgul ediyor, hangi meseleleri dert ediniyoruz?
Dünyanın ve dünyaya ait sevinçlerin de üzüntülerin de geçici olduğunu bilen kişi, hayatını yalnızca bu geçici unsurlar üzerine kurmaz. Asıl önem taşıyan, ebedî hayatı kazanma gayreti ve dünya imtihanında ilahî rızaya uygun davranabilmektir. Dünya nimetleri elbette bütünüyle reddedilecek şeyler değildir; ancak insanın bütün varlığını onlara bağlaması, hayatın asıl amacını gözden kaçırmasına yol açar.
İnsanın kendi iradesiyle yaptığı tercihler, neyi dert edindiğiyle yakından ilgilidir. “Bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” sözünden hareketle, “Bana derdini anlat, sana kim olduğunu söyleyeyim” demek mümkündür. Çünkü insan, zamanını, emeğini ve imkânlarını sürekli olarak neye ayırıyorsa zamanla ona benzemeye başlar. Hz. Mevlana’nın “Her şey neye layıksa ona dönüşür” sözü de bu gerçeğe işaret eder. Bu yüzden herkesin kendisine “Ne yapıyorum, bunu hangi amaçla yapıyorum?” sorularını yöneltmesi gerekir. Tercihlerimizin hayra mı şerre mi, hakikate mi yanlışa mı yöneldiği, üzerinde durduğumuz meselelerle anlaşılır.
Dert sahibi olmak insanı düşünmeye, çalışmaya ve hedef belirlemeye yöneltir. Bir derdi olan, onun çaresini aramaya da koyulur. Bu nedenle dertten çok dertsizlikten korkmak gerekir. Ancak her kaygı değerli değildir. İnsan, gündemini neyin oluşturduğunu ve üzüntülerinin gerçekten önem taşıyıp taşımadığını sık sık gözden geçirmelidir. Gazze’de çocukların, kadınların ve bebeklerin öldürüldüğü bir dönemde, yalnızca tuttuğu takımın başarısızlığına üzülüp mazlum coğrafyalardaki acılara kayıtsız kalmak, hem vicdanı hem de Müslümanlık anlayışını sorgulamayı gerektirir. Doğu Türkistan ve dünyanın farklı bölgelerinde yaşanan zulümler karşısında duyarsızlaşmamak, insan olmanın ve inancın gereğidir.
Sadece kendi zevkini düşünen, başkalarının sorunlarına “Bana ne?” diyerek yaklaşan anlayış, bencilliği besler. Geçici dünya hazlarına odaklanan bu tavırdan kurtulmanın yolu, nefsi terbiye etmekten geçer. “Canım ne isterse onu yaparım” düşüncesi, insanı hayatın anlamından uzaklaştırarak yalnızca kendi arzularının peşinden sürükler. Buna karşılık kişinin derdi Allah’a kul, Peygamber’e ümmet olabilmekse taşıdığı kaygı yüce bir anlam kazanır.
Hayatın bütün meselelerini yalnızca yeme, içme ve geçim kaygısına indirgemek de doğru değildir. İnsan rızkını kazanmak için çalışmalı, sorumluluklarını yerine getirmeli; fakat rızık korkusunun hayatının merkezine yerleşmesine izin vermemelidir. Fakirlik endişesinin insanı asıl görevinden uzaklaştırması, şeytanın vesveselerinden biri olarak değerlendirilir. Dünya için gösterilen çabanın yanında, kalıcı olan ahiret hayatı için de hazırlık yapılmalıdır.
Bir ev, araba ya da düzenli gelir sahibi olmayı istemek hayatın doğal beklentileri arasındadır. Ancak bunlar insanın nihai hedefi hâline getirilmemelidir. Dünya nimetleri nasip meselesidir ve hayatın anlamı yalnızca kişisel rahatlıkta aranamaz. “Müminler ancak kardeştirler” anlayışını benimseyen kişi, dünyanın neresinde olursa olsun mazlumların acısını paylaşabilmelidir. Üstelik bu duyarlılık yalnızca Müslümanlarla sınırlı kalmamalı, haksızlığa uğrayan herkesin yanında olmayı kapsamalıdır. Yaşamak kadar yaşatmayı da önemsemek, gerçek bir insanlık ve Müslümanlık sorumluluğudur. Sezai Karakoç’un ifadesiyle, insan İslam’ı öylesine canlı yaşamalıdır ki kendisini yok etmeye gelen kişi bile onda yeniden diriliş bulsun. Özetle, derdimiz kadarız.
Eğitimci ve psikolojik danışman Muhammed Ali Türegün
Bir mücahidin hikâyesi
Karlı bir kış gecesinde Murat adlı bir mücahit pencereden dışarı bakarak karın güzelliğini seyrediyordu. O sırada on iki yaşındaki oğlu Mete yanına geldi. Uyuyamadığını söyleyen çocuğunu babası yeniden yatağına gönderdi. Mete, içinden bir gün mücahit olabilmek için dua ederek uykuya daldı.
Ertesi sabah babasının kılıç talimi yaptığını gören Mete, bu sanatı öğrenmek istediğini söyledi. Murat’ın teklifini sevinçle kabul eden çocuk, babasıyla çalışmaya başladı. Ancak bir savaş sırasında babasının esir düştüğünü öğrendi. Büyük üzüntü yaşasa da bunun kendisini yıkmasına izin vermedi ve eğitimine devam etti.
Yıllar sonra yirmili yaşlarına gelen Mete, kılıç kullanmayı öğrenmişti. Bir gün yolda ilerlerken beş haydut önünü kesti ve parasını istedi. Mete kılıcını çekince haydutlardan biri saldırıya geçti. Saldırıyı ustalıkla savuşturan Mete, rakibinin kılıcını elinden düşürdü. Diğerleri korkuya kapılarak kaçınca o da yoluna devam etti.
Zaman içinde İslam ordusunun kumandanlığına yükselen Mete, babasının hâlâ hayatta olduğunu ve büyük bir kalede esir tutulduğunu öğrendi. Kaleyi yöneten tekfurun zulmüne son vermek ve esirleri kurtarmak için görevlendirildi. Yirmi bin kişilik ordusuyla yola çıkan Mete, uzun bir yolculuğun ardından kalenin yakınına ulaştı.
Bu sırada elli bin kişilik düşman ordusu onları kuşattı. Mete, önceden hazırladığı planı uygulayarak hilal taktiğine başvurdu. Düşman kuvvetlerinin önemli bir bölümünün etkisiz hâle gelmesiyle kuşatma bozuldu ve ordu kaleye girmeyi başardı. İçeride bulunan esirler arasında Murat da vardı.
İlk anda oğlunu tanıyamayan baba, Mete kendisini tanıtınca yıllar sonra evladına kavuştu. Baba oğluna sarılırken Allah’a böyle bir evlat verdiği için şükretti.
İsa Eren Özdemir
Dört adam
Dağlara ve denizlere sorulsa kim olduğumuz anlaşılır. Bizi başkalarına değil, yine bize sormak gerekir. Saçımız gür, gönlümüz geniş; toprağımız bereketlidir. Aradığımız, yolsuz ya da şuursuz biri değil, bir davası olan insandır.
Bizim davamız hak davası, yürüdüğümüz yol ise Peygamber yoludur. Gönlü yakan bir aşkla ilerler, gençliğin coşkusuyla çarpan kalplerimizi saklamayız. Mavi göğün ve kara toprağın altında, rüzgârın savurduğu karanlık günlere rağmen yenilenmenin ve değişimin sesini ararız.
Dört kişiyiz ve yürüyoruz. Sayımız az olsa da yönümüzden eminiz. Üsküdar’ın soğuk, gecenin rüzgârlı olduğu saatlerde esintiyi ardımıza alıp ilerliyoruz. Martılardan çekinen balıklara denizin derinliklerine saklanmayı bırakmalarını söylüyor, artık kartalların gökyüzünde göründüğünü hatırlatıyoruz.
Bilinmezlikler arasında kendini arayan dört insanız. İçimizden biri endişeli, biri tedirgin, biri düşünceli, diğeri ise kararlı. Sessiz bakışlarla ufku izliyor, kaderin hükmüne teslimiyet içinde gökyüzünde kendi yıldızını arayanlara dönüşüyoruz.
Dünyanın karanlık gecelerinde sabahın ışığını saklayan, denizlerin geleceğini sezen ve balıkların sesini duyan dört kişiyiz. İlahi kaderin savurduğu coşkun rüzgâr bizi aynı noktada buluşturdu. Şimdi rüzgâra bakan dört adamız. Esinti durmaksızın bizi selamlarken, nereye gittiğini bilen herkese bizden de selam olsun.
Sâni – Mehmet Emin Gülicem
Ne okuyalım? Müslüman gençler için irade terbiyesi
Milli Gazete yazarlarından Dr. Abdülaziz Kıranşal’ın kaleme aldığı Müslüman Gençler İçin İrade Terbiyesi adlı kitap, gençlerin iradelerini güçlendirmelerine ve zamanlarını bilinçli kullanmalarına rehberlik ediyor. Eser; “Nefs Terbiyesi ve İrade Kontrolü”, “Müslüman Gencin Zaman Bilinci” ve “Müslüman Gencin Manevi Programı” başlıklı üç bölümden oluşuyor.
Akıcı anlatımıyla günlük hayatın düzenlenmesi ve iradenin kontrol altına alınması konularını ele alan kitapta çok sayıda ayet ve hadis de yer alıyor. Eserin arka kapak yazısında, tarih boyunca iz bırakan Müslüman öncülerin üç ortak özelliğine dikkat çekiliyor: Güçlü bir ruh ve irade terbiyesi, zamanı en küçük birimlerine kadar değerlendiren bir bilinç ve yoğunluklarına rağmen terk etmedikleri manevi program.
Yazar: Dr. Abdülaziz Kıranşal
Yayınevi: MGV Yayınları
Sayfa sayısı: 196
Bir Sevda Öğretmen’in Gücü
Eğitimci-yazar Vehbi Vakkasoğlu’nun Bir Sevda Öğretmen’in Gücü adlı çalışması, öğretmenlik mesleğinin kutsal yönünü ve eğitimcilerin toplum üzerindeki etkisini anlatıyor. Otuz beş yıl boyunca çok sayıda öğrenci yetiştiren Vakkasoğlu, kendi hatıralarını medeniyet ve tarih birikiminden örneklerle birlikte aktarıyor.
Öğretmenlere yol göstermeyi amaçlayan eser, yalnızca eğitimciler için değil, bilinçli ve sorumluluk sahibi bir nesil yetiştirmek isteyen herkes için öneriliyor.
Yazar: Vehbi Vakkasoğlu
Yayınevi: Foliant Yayınevi
Sayfa sayısı: 176




