İsrail’le Normalleşme Kader Değil: Ürdün’den Dersler
Ürdün’de 2014’teki gaz anlaşması karşıtı mücadele, İsrail’le normalleşmeye karşı halk direnişinin imkânlarını ve kalıcı örgütlenme ihtiyacını gösterdi.
Ürdün’de 2014 yılında İsrail’le imzalanan gaz anlaşmasına karşı gelişen halk hareketi, normalleşme politikalarına karşı toplumsal direnişin hangi araçlarla yürütülebileceğini yeniden gündeme taşıdı. Lübnan merkezli el-Ahbar gazetesinde yayımlanan değerlendirmede, bu mücadele üzerinden devlet baskısının sınırları, taban hareketlerinin potansiyeli ve kalıcı örgütlenmenin önemi ele alındı.
Yazar Elias el-Hazen, İsrail ve ABD’nin bölge ülkelerine normalleşme anlaşmalarını kabul ettirmeye çalıştığını, ulus-devletlerin çoğu zaman bu baskıya karşı koyamadığını belirtiyor. Ancak normalleşmenin tarihsel bir zorunluluk gibi sunulmasına itiraz eden Hazen’e göre, devletler tarafından dayatılan politikalar halkların müdahalesiyle değiştirilebilir. Aksi yöndeki inanç, anlaşmaların ve resmi baskının kalıcı hale getirmeye çalıştığı süreci daha da güçlendiriyor.
Ürdün’de gaz anlaşmasına karşı mücadele
Ürdün’deki Siyonist Varlıkla Gaz Anlaşmasına Karşı Ulusal Kampanya, itirazı soyut bir siyasi tepki olmaktan çıkararak günlük yaşamla doğrudan ilişkilendirdi. Kampanyanın temel argümanına göre anlaşma; aydınlatma, ısınma, sanayi ve elektrik üretimi gibi temel ihtiyaçları İsrail’in kontrolündeki bir enerji sistemine bağlayacak, böylece halkı siyasi olarak karşı çıktığı bir yapının finansmanına ortak edecekti.
Hazen, hareketin devletle karşı karşıya geldiği süreci üç eylem biçimi üzerinden inceliyor: Halk Mahkemesi, ışıkları kapatma boykotu ve boru hattının geçeceği arazilerde yürütülen mücadele. Halk Mahkemesi, devletin hukuki söylemiyle İsrail’le normalleşme politikası arasındaki çelişkiyi görünür kılmayı amaçladı. Mart 2017’deki ışıkları kapatma eylemi ise gaz anlaşmasını bakanlıklar ve sözleşmeler düzeyinden çıkarıp evlerin içine taşıdı. Elektrik düğmesine basmamak, böylece siyasi bir tercih ve protesto biçimine dönüştü.
Ancak yazar, tüketici davranışlarına dayalı eylemlerin tek başına kalıcı sonuç üretmeyeceği uyarısında bulunuyor. Boykot ve benzeri yöntemler piyasayı etkileyebilir, kısa süreli bir eylemi geniş bir siyasi tartışmaya dönüştürebilir. Buna karşın bu tepkinin sürekli bir güç ilişkisine dönüşmesi, sürdürülebilir ve bağımsız bir örgütlenmenin kurulmasına bağlı.
Mücadelenin sahadaki boyutu
Hazen’e göre Ürdün’deki hareketin en somut aşaması, İrbid’deki İbsar Ebu Ali bölgesinde boru hattının inşasına karşı yürütülen arazi mücadelesiydi. Bu aşamada özel mülkiyet, İsrail’le anlaşma yapan devlete karşı direnişin alanına dönüştü. Tartışma yalnızca devletin hangi adımı atması gerektiğiyle sınırlı kalmadı; arazinin kim tarafından ve nasıl düzenleneceği de mücadelenin konusu haline geldi.
Boru hattının durdurulması, arazinin yeniden düzenlenmesi ve anlaşmayı reddetmenin mümkün olduğunun gösterilmesi, direnişe maddi, toplumsal ve düşünsel bir boyut kazandırdı. Devlet, baskı araçlarını ve mali imkânlarını kullanarak hattın inşasını tamamlamış olsa da bu süreç, normalleşme karşıtı hareket açısından önemli deneyimler bıraktı.
Değerlendirmeye göre hukuki girişimler devlet politikalarındaki çelişkileri açığa çıkarabilir, tüketici boykotları ise normalleşmeyi gündelik hayatın konusu haline getirebilir. Fakat altyapı, mülkiyet, emek ve devlet gücüyle karşılaşabilecek kalıcı bir yapı kurulmadığı sürece bu araçlar sınırlı kalır. İsrail’le normalleşme karşıtı mücadele, tabandaki toplumsal güçleri yeniden bir araya getirdiği, marjinal alanları örgütlü direniş merkezlerine dönüştürdüğü ve tepkileri süreklilik taşıyan bir kapasiteye çevirdiği ölçüde etkili olabilir.




