Suriye Seyahati: Görmekten Sorumluluk Almaya Uzanan Yol
Suriye seyahati, savaşın izleriyle yeniden imar çabalarını aynı anda gösteriyor. Şam, Humus ve İdlib üzerinden tanıklık, tefekkür ve sorumluluk.
Mustafa Güven / Haksöz Haber
Bazı yolculuklar yalnızca mesafeleri aşmakla kalmaz; insanı tarihin, acıların ve geleceğe dair sorumlulukların ortasına taşır. Bu Suriye seyahati de benim için böyle bir anlam taşıdı. Yazının önemli bölümü bizzat gözlemlerime dayanıyor. Tarihi, siyasi ve toplumsal değerlendirmeler ise kişisel kanaatlerimle birlikte yol arkadaşlarımın ve bölgede yaşayan insanların aktardıklarından oluşuyor.
Bu metin akademik bir çalışma ya da siyasi analiz iddiası taşımıyor. Savaş öncesinde, savaş yıllarında ve sonrasında Suriye’ye defalarca gitmiş bir Müslümanın gördükleri üzerine yaptığı değerlendirmeler olarak okunmalı. Rabbim bu tanıklığı faydalı ve rızasına uygun kılsın.
Yolculuk, Tanıklık ve İbret
Kur’an-ı Kerim, insanı yeryüzünde dolaşmaya ve geçmiş toplumların yaşadıklarından ders çıkarmaya çağırır. Seyahat ticaret, eğitim, siyaset veya dinlenme amacı taşıyabilir; ancak özellikle ziyaret niteliğindeki yolculuklar yalnızca merakı gidermekle sınırlı kalmamalıdır. Görmek, gördükleri üzerinde düşünmek ve gerektiğinde şahitlik etmek de bu yolculukların bir parçasıdır.
Bir yeri ekrandan izlemekle oraya gidip insanlarıyla temas kurmak, havasını solumak ve tarihin izlerini yerinde görmek arasında büyük fark vardır. İnsan kendi medeniyet coğrafyasını tanıdıkça hem geçmişi daha iyi kavrar hem de bugün karşı karşıya olduğu sorumlulukları daha açık biçimde fark eder.
Sınırdan Suriye’ye Değişen Manzara
Suriye’ye ilk ziyaretimi 2007 yılında gerçekleştirmiştim. O gezide farklı kavimlerin, devletlerin ve olayların izlerini taşıyan bu kadim ülkenin zihnimde ve gönlümde derin izler bıraktığını gördüm. Daha sonraki yıllarda İslami ilimler ve dil eğitimi için kısa süreli ziyaretlerim oldu. Savaşın başlamasıyla birlikte bu bağ, yardım faaliyetleri üzerinden devam etti. 2013-2022 arasında Halep, İdlib, sınır bölgeleri, kamplar ve yetimhanelere 25-30 kez gittim.
Ağustos 2026’da ise savaş sonrasındaki yeni dönemde ilk kez yeniden Suriye’ye geçtim. Cilvegözü Sınır Kapısı’ndan sonra İdlib, Humus, Şam ve çevresini ziyaret ettik. Önceki yıllarda sınır geçişlerinde yoğun baskı ve güvensizlik hissedilirken, bu kez devlet düzeninin yeniden kurulmaya çalışıldığına işaret eden gelişmelerle karşılaştık.
Sınır güvenliği daha düzenliydi; gümrük işlemlerinde bilgisayar sistemleri kullanılıyor, vize süreçleri daha planlı yürütülüyordu. Eski dönemin tedirgin edici atmosferi yerini daha sakin ve güler yüzlü bir karşılamaya bırakmıştı. Bununla birlikte, savaşın yıkıntıları hâlâ birçok yerde varlığını koruyor; yeni yollar, inşaatlar ve imar çalışmaları ise ülkenin yeniden toparlanma çabasını gösteriyordu.
İdlib’de Hayatın Yeniden Kurulması
İdlib’de konuk olduğumuz ailenin yaşamı, Suriye halkının bütün zorluklara rağmen ayakta kalma iradesini ortaya koyuyordu. Bahçelerinde yetiştirdikleri sebzeleri, keçilerinden elde ettikleri süt ve yoğurdu soframıza ikram ettiler. Allah’ın rızkın gerçek sahibi olduğuna duydukları güven, sade fakat huzurlu hayatlarına yansıyordu.
Yeni döneme ilişkin toplumdaki yaklaşımların birbirinden farklı olduğunu da gördük. Kimi insanlar yönetimin karşı karşıya bulunduğu ağır şartları dikkate alarak atılan esnek adımları anlamaya çalışıyor, kimi gelişmeleri izlemeyi tercih ediyor, kimi de haklı gördüğü noktaları eleştiriyordu. On dört yıl boyunca bedel ödemiş bir halkın farklı değerlendirmelerde bulunması son derece tabiidir. Asıl dikkat çekici olan, hiçbir bedel ödemeden dışarıdan kolay hükümler verenlerin durumudur.
Savaşla yıpranmış bir ülkeyi yeniden ayağa kaldırmak kolay değil. Üstelik yeni yönetim ağır ekonomik ve siyasi sorunların yanı sıra İsrail’in işgal tehdidiyle de karşı karşıya bulunuyor.
Şam’da Tarihin İzleri
Şam’a giren kişi Roma ve Bizans dönemlerinden sahabe nesline, Emevilerden Selçuklulara ve Osmanlılara uzanan büyük bir tarih birikiminin içinden geçiyor. Şehrin sokakları, iktidarların kalıcı olmadığını ve gücün el değiştirebildiğini hatırlatıyor. Esed ailesinin 55 yıllık baskıcı yönetimi sona ermiş; geride bu yönetime ait belirgin bir heykel, resim veya simge kalmamıştı.
Şehrin çarşılarında kiliseler, Hristiyan mahalleleri, hanlar ve camiler bir arada bulunuyor. Merkezde yükselen Emevi Camii ise bu tarihî dokunun en güçlü sembollerinden biri. Gözlemlerimiz, farklı toplulukların kendi kıyafetleri ve yaşam biçimleriyle sokaklarda yer aldığını, Hristiyan bölgelerinde ticaretin sürdüğünü ve çeşitli ürünlerin dükkânlarda açıkça satıldığını gösterdi.
Şam aynı zamanda sahabelerin ve büyük İslam âlimlerinin hatıralarını taşıyan bir şehir. Ebu’d-Derdâ, Bilâl-i Habeşî ve Muaviye gibi sahabelerin; Selahaddin Eyyubi, İzzeddin bin Abdüsselam, İbn Teymiyye, İbn Kesîr ve İbn Kayyim el-Cevziyye gibi âlimlerin kabirleri, geçmişte bu coğrafyada verilen büyük mücadeleleri düşündürüyor. Hamidiye Çarşısı ve çevresindeki Osmanlı eserleriyle birlikte şehirde tarih ve günlük hayat iç içe yaşamaya devam ediyor.
Emevi Camii’nde açık duran büyük bir Mushaf’ta İsra suresinin ilk ayetleriyle karşılaşmak, Kudüs ve Gazze’yi de içine alan uzun mücadeleleri düşünmeme vesile oldu. Farklı coğrafyalardan ve mezheplerden insanların aynı safta namaz kılması ise İslam’ın birleştirici yönünü bir kez daha gösterdi. Namaz sonrasında tanıştığımız ve ailesinin Osmanlı döneminde Türkiye’den Suriye’ye yerleştiğini anlatan bir kişinin Türkiye’ye duyduğu sevgi, iki halk arasındaki bağların yalnızca resmi ilişkilerle açıklanamayacağını hatırlattı.
Kasyun’dan Şam’a Bakmak
Özel izinle çıktığımız Kasyun Dağı’ndan Şam’ı seyretmek, yolculuğun en etkileyici anlarından biriydi. Bir yanda savaşın açtığı yaralar, diğer yanda yeni yapılaşma ve onarım çalışmaları görülüyordu. Bu kadim şehre yukarıdan bakarken devletlerin de insanlar gibi doğup geliştiğini, sınandığını ve zamanla tarih sahnesinden çekilebildiğini düşünüyorsunuz.
Humus’ta Yıkımın Ortasında Hayat
Humus’ta savaşın izleri daha ağır biçimde hissediliyor. Bazı mahallelerde bombalanmış, duvarları parçalanmış binalar adeta terk edilmiş bir şehri andırıyor. Ancak yıkıntıların arasında hayat yeniden akıyor: Esnaf tezgâhlarını açıyor, insanlar alışveriş yapıyor, çocuklar sokaklarda oynuyor. Savaş toplumu derinden yaralasa da yaşama ve yeniden ayağa kalkma iradesini bütünüyle ortadan kaldıramıyor.
Çevresindeki binalar ağır hasar görmesine rağmen Halid bin Velid Camii ayakta duruyor. Caminin bazı bölümlerinde bakım ve onarım çalışmaları sürüyordu. Burada, İstanbul’da üniversite eğitimi aldıktan sonra savaşın ardından ülkesine dönerek hizmet etmeye başlayan genç bir Suriyeliyle tanıştık. Onun gayreti ve güzel ahlakı, ülkenin geleceği adına umut vericiydi.
Geçmişin Mirası, Bugünün Sorumluluğu
Halid bin Velid’in kabrinin başında, sahabelerin bu topraklara yalnızca savaşmak için gelmediğini düşünüyorsunuz. Onların temel amacı, Allah’ın mesajını ve adalet anlayışını insanlara ulaştırmaktı. Engellerle karşılaştıklarında ise mallarını ve canlarını ortaya koydular. Bugün üzerinde yaşadığımız miras, onların büyük fedakârlıklarıyla bize ulaştı.
Ne var ki Müslümanlar olarak bu mirasın değerini yeterince kavrayabildiğimiz söylenemez. Geçmişteki fedakârlıklarla kendi hâlimizi karşılaştırdığımızda mahcubiyet duymamak mümkün değil.
Yardımın Ötesinde Yeniden İnşa
Suriye, Esed rejiminin Rusya ve İran’ın desteğiyle yürüttüğü 14 yıllık savaşta ağır bir yıkım yaşadı. Şehirler harap oldu, yüz binlerce insan hayatını kaybetti, milyonlarca kişi yerinden edildi. Türkiye’deki vakıf, dernek ve cemaatlerin yıllar boyunca ulaştırdığı yardımlar, Suriyelilerin hafızasında önemli bir yer edindi.
Bugün ise ihtiyaçlar yalnızca gıda, barınma ve acil yardım malzemeleriyle sınırlı değil. Şehirlerin yeniden kurulması, üretimin canlandırılması ve ülkenin kendi ayakları üzerinde durması gerekiyor. Suriye’yi sürekli yardım bekleyen bir ülke olarak görmek doğru değil. Yurt dışında yaşayan yetişmiş Suriyelilerin, ilim ve iş insanlarının yanı sıra Müslüman ülkelerdeki yatırımcıların da bu ülkenin yeniden imarına katkı sunması gerekiyor.
İmkânlarımızı yalnızca kendimiz için mi kullanacağımız, yoksa kardeşlerimizin ayağa kalkmasına mı destek olacağımız önemli bir sorudur. Müslümanlar sorumluluk almadığında, emperyalist güçlerin bölgenin kaynakları ve geleceği üzerindeki etkisi artacaktır.
Suriye’den Gazze’ye Uzanan Çerçeve
Bu sorumluluk Suriye’yle sınırlı değil; Filistin, Gazze, Doğu Türkistan ve bütün mazlum coğrafyalar için geçerli. Kendi kimliğiyle karar alabilen, güçlü ve istikrarlı bir Suriye; bölgesel dengeler, Gazze ve Mescid-i Aksa davası açısından da büyük önem taşıyor.
Emperyalist aktörlerin hedeflerini yalnızca doğrudan müdahalelerle değil, vekil yapılar ve bölgedeki çeşitli aktörler üzerinden de yürüttüğü unutulmamalı. Bu nedenle gelişmeleri bize gösterilen dar pencerelerden değil, daha geniş ve basiretli bir çerçeveden değerlendirmek gerekiyor.
Ümitsizliğe Karşı Küçük de Olsa Bir Çaba
Böylesine ağır bir tablo karşısında zaman zaman ümitsizlik hissedilebilir. Ancak Müslüman için çaresizlik ve umutsuzluk kalıcı bir tutum olamaz. Herkes kendi imkânı ölçüsünde katkı sunabilir: Bir yetime destek olmak, bir gencin eğitimine yardımcı olmak, istihdam oluşturmak ya da doğru bir sözle hakikati hatırlatmak bunun yollarından bazılarıdır.
Hz. İbrahim’in ateşine su taşıyan karınca misali, yapılan iş küçük görünse bile insan tarafını ortaya koymalı ve elinden geleni yapmalıdır. Bu görev yalnızca sermaye sahiplerine veya iş insanlarına ait değil. Âlimler, davetçiler, yazarlar ve toplumda etkili olan herkes sorumluluk taşıyor. Yanlış gördüğünde yöneticileri de hakarete ve fitneye başvurmadan, usulünce uyarmak bu sorumluluğun bir parçasıdır.
Halkın da bütün beklentisini hükümetlere yöneltmek yerine kendisine “Ben ne yapabilirim?” sorusunu sorması gerekir. Müslümanlar birbirlerinin hayırlı çalışmalarını engellemek yerine iyiliğin çoğalmasına katkıda bulunmalı, eleştiri yerine yapıcı dayanışmayı öne çıkarmalıdır.
Görmek, Sorumluluk Getirir
İstanbul, Şam, Kudüs, Bağdat, Kahire, Buhara ve İsfahan gibi şehirler yalnızca kitaplardan öğrenilmemeli; imkân buldukça yerinde görülmelidir. Kendi medeniyet coğrafyasını tanıyan insan, büyük bir ailenin parçası olduğunu ve bu aidiyetin beraberinde sorumluluk getirdiğini daha iyi anlar.
Bu Suriye seyahati bana bir kez daha şunu gösterdi: Gezmek görmeye, görmek düşünmeye, düşünmek ders çıkarmaya, ders çıkarmak da sorumluluk almaya götürmeli. Yıkılmış şehirleri gördüğümüzde yalnızca üzülmek yetmez. Kiminin duası, kiminin kalemi, kiminin sermayesi, kiminin emeği vardır. Bize düşen, her şeyi tek başımıza değiştirmeye çalışmak değil; doğru zamanda ve doğru yerde üzerimize düşeni yapmak, sonucu ise Allah’ın takdirine bırakmaktır.
Bu yolculukta Adıyaman’ın Kâhta ilçesinden eşlik eden kardeşlerime, İdlib’de bizi evinde ağırlayan hocamıza, İyiliğe Çağrı İnsani Yardım Derneği’nin İdlib ve Şam ofislerinde görev yapan, misafirperverlikleri ve emekleriyle destek olan herkese teşekkür ediyorum. Rabbim çalışmalarını bereketlendirsin ve emeklerini zayi etmesin.
Görmek tek başına yeterli değildir. Gerçek tanıklık, insanı sorumluluk almaya yönelttiğinde anlam kazanır.




