Ahlâk Yazmak Kolay, Hafıza Zor: 2025 Roman Yılı Değerlendirmesi

2025’te Türk romanı, ahlâk ve hafıza üzerine derin bir tartışma başlattı. Romanlar, toplumsal gerçeklikleri yansıtmaya devam ediyor.

2025 yılı, Türk romanında ödüller ve iddialar kadar sessizlikleri de gündeme taşıdı. Ahlâk üzerine yapılan tartışmalar, romanların hafızayı canlı tutma işleviyle birleşerek, bize şunu hatırlattı: Söylenenle yazılan, iddia edilenle hatırlanan birbirinden farklıdır.

Türk romanını değerlendirirken, sadece “yılın en iyileri” değil, aynı zamanda “yılın ruhu”nu da göz önünde bulundurdum. Romanların toplumsal, psikolojik ve ekonomik bulgular sunma potansiyeli, Mustafa Özel’in bize gösterdiği gibi oldukça fazladır.

Son zamanlarda, az okuyan ve araştıran bireyler arasında romana olan ilginin yeniden artış gösterdiğini gözlemliyorum. Ancak bu ilginin tek bir yöne akmadığını, romanların adalet, şiddet, baskı gibi sert toplumsal konuları işlerken, aynı zamanda içe dönük ve sığınak gibi anlatılarla da nefes aldığını belirtmek isterim.

2025 yılı itibarıyla yayınlanan roman sayısını çeşitlerine göre ayırarak istatistiksel bilgi vermek istemiştim; fakat bunun oldukça karmaşık olduğunu ve kesin bir cevabının bulunmadığını fark ettim. Büyük kitap satış platformlarında yeni çıkan romanların sayısının oldukça fazla olduğu gözlemleniyor.

2025’in en belirgin özelliklerinden biri, romanların büyük laflar etmekten ziyade, karakterlerin içsel çatlakları üzerinden topluma bakarak konuşmasıdır. Geçtiğimiz yıl, romanlarımız yüksek sesle sloganlar atmaktan çok, alçak sesle ama ısrarla “neye dönüştük?” sorusunu sormaktadır.

Yılın sonlarına doğru en çok konuşulan romanlar arasında Zülfü Livaneli’nin 400 bin baskı yapan eseri ‘Bekle Beni’ öne çıktı. Selçuk Altun’un ‘Kitap İçin’ notunda, Livaneli’nin daha önceki eserlerinde yer alan ödül iddialarının çoğunun asılsız olduğunu belirtti. Bu durum, yazarın 2025’teki romanında yalnızca bir iddiayı sürdürdüğünü göstermektedir.

Livaneli, varoluşçuluk üzerinden gençlere seslenirken, bu akımın ülkemizdeki yansımaları dikkat çekici. Ancak bu bağlamda, Elif Şafak’ın yeni romanını da unutmamak gerekir.

Faruk Duman’ın ‘Balıklarla İlgili Rivayet’ adlı eseri, İstanbul’u bir efsaneler diyarı olarak kurguluyor. Roman, şehri ‘haber akışının şehri’ olmaktan çıkarıp, ‘anlatının şehri’ haline getiriyor. Duman, hızlı akan zaman içinde yavaş bir dil kurma cesaretini gösteriyor.

Mustafa Çiftci’nin ‘Kiraz Çiçeği Kolonyası’ adlı romanı, taşranın içtenliğini ve gündelik iyiliği ustalıkla işliyor. Roman, büyük idealler yerine, küçük ama gerçek dayanışmaların önemine vurgu yapıyor.

Güray Süngü’nün ‘Delirmeler Sarayı’, hacim ve iddia bakımından dikkat çeken bir eser. Bu roman, akıl meselesini toplumsal bir bağlamda ele alıyor ve deliliğin sınırlarını sorguluyor.

İnci Aral’ın ‘Verda’nın Ölümü’ eseri, kadınlık halleri ve toplumsal kabulleri sert bir dille ele alıyor. Ayrıca, Raşel Meseri’nin ‘Cenaze Alayı’ da benzer temaları tarihsel bir bakış açısıyla işliyor.

Sibel K. Türker’in ‘Cennette Gibiyim’ adlı romanı, kadın deneyimlerini ödüllerle taçlandırarak görünür kılıyor. 2025 yılı, romanların ödüllerle gündeme gelmesi kadar, ödüllerin de romanları tartışmaya açtığı bir dönem oldu.

Yusuf Atılgan Roman Ödülü’nü kazanan Gönül Çatalcalı’nın ‘Su Fırtınası’, romanın eleştirilerde ve okur sohbetlerinde önemli bir yer edindiğini gösteriyor. Ödüller, romanların ömrünü uzatırken, tartışma sürelerini de artırıyor.

Kemal Varol’un eserleri, okurlarına duygu yükü olarak değil, varoluşsal bir derinlik sunuyor. 2025’in yorgun okuruna ‘Onu Sevdiğim Zamanlar’ gibi romanlar, bir sükunet alanı açıyor.

Cihan Aktaş’ın ‘Kamerun’da Durmuştu Zaman’ romanı, insanın kendi zamanını kaybetme ve yeniden bulma sorusunu sorguluyor. Yiğit adlı karakterin erkeklik kırılganlığı, işsizlik ve yönsüzlük temalarını işliyor.

Tarık Tufan’ın ‘Gece Açan Çiçekler’ adlı eseri, Osmanlı’dan günümüze bir aile hikâyesi sunuyor. Roman, duygu iklimi ve dilin ezgisi ile okuru derin bir yolculuğa çıkarıyor.

Günlerin Bin Yıllık Mezarı, tarihsel gerçek ile efsanevi olan arasında bir çizgi kurarak, okurlar tarafından olumlu karşılandı. Kutlubay, seyyahın arayışını belleğin dramatik ihtiyacı olarak canlı tutmayı başardı.

Son olarak, Ayfer Tunç’un ‘Antemin Uyurgezer Geceleri’ adlı romanında, anlatıcının unutma yetisini kaybetmesi, derin bir hesaplaşmayı başlatıyor. Tunç, anne-kız ilişkisini toplumsal bellek bağlamında ele alıyor.

Sonuç olarak, 2025 yılı romanlarımız, gündemin içinden geçerek insanın içine ulaşan bir imkân sundu. Büyük yazarlar, okurlarıyla bağlarını güçlendirirken, edebiyatın direnç noktalarını hatırlattı.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu