Kürt Meselesi Üzerine İslamcılık Eleştirileri Ne Kadar Geçerli?
Kürt meselesi üzerinden yapılan İslamcılık eleştirilerinin geçerliliği ve İslami kesimin tutumu üzerine bir değerlendirme.
Mehmet Hasip Yokuş/ Açık Görüş
Kürt meselesi üzerinden yapılan İslamcılık eleştirileri ne kadar geçerli?
Kürt meselesi, İslamcılık eleştirilerinin sıkça gündeme geldiği bir konu olmuştur. Yaklaşık kırk yıldır, hem dindar çevreler hem de Kürt ulusalcılar, İslami kesimin bu soruna yeterince duyarsız kaldığını iddia etmektedir.
Son zamanlarda, özellikle Suriye’deki gelişmeler bu eleştirilerin daha da güçlenmesine neden olmuştur. Eleştirilerin özünde, İslami camianın Türkiye’deki Kürt sorunlarına kayıtsız kaldığı ve Suriye’deki Kürtlerin haklı taleplerine karşı durduğu ifade edilmektedir.
Bu eleştirilerin temelsiz olduğunu savunan bir İslamcı yazar, Türkiye’deki İslamcıların büyük bir kısmının ümmetçi görünmesine rağmen, derinlerde ırkçı ve devletçi bir yaklaşım sergilediklerini belirtmiştir.
Eski bir bakan ise, İslami kesimin Kürt meselesi gündeme geldiğinde ırkçı refleksler gösterebildiğini ifade etmiştir.
Kürt ulusalcılar, İslami kesimi Kürtlerin uluslaşmasının önünde bir engel olarak görerek eleştirmektedir. Onlar, İslam’ın kardeşlik ve ümmet anlayışını ulusalcılığın önünde bir engel olarak değerlendirmektedir. Bununla birlikte, bazı ideolojik gruplar, Alevicilik veya Kürtçülük gibi akımları, dini değerlere karşı bir düşmanlık olarak kullanmaya çalışmaktadır. Ancak, muhafazakâr kimliğiyle bilinen kişilerin bu bağlamda İslami kesimleri suçlaması haksız bir yaklaşım olarak değerlendirilebilir.
PKK’nın Kürt siyasi alanında 40 yıldır sürdürdüğü hakimiyetin nasıl bir çözüm önerisi sunduğu ise hala belirsizdir. Bağımsız Kürdistan fikrinden demokratik konfederalizme kadar birçok farklı duruş sergilemiştir.
Türkiye’deki sistem sorununa dair İslami kesim de mağduriyet yaşamış olmasına rağmen, bu sorunu çözme çabalarından geri durmamıştır. Başörtüsü takanların kamu haklarından mahrum kalması gibi konular, geçmişte tartışılan önemli meselelerdendir.
Özgür-Der, İHH, Hüdapar, Mazlumder, MGV ve TÜGVA gibi İslami kuruluşlar, bu sorun hakkında düzenledikleri sempozyumlar, konferanslar ve yayınlarla görüşlerini ifade etmekten çekinmemişlerdir.
Eleştirilerin muhafazakâr kesime yöneltilmesi, yine haksız bir suçlama olarak değerlendirilebilir. Çünkü, faili meçhul cinayetler, yargısız infazlar ve köy yakmalar gibi kötü uygulamalar, muhafazakâr bir parti olan AK Parti döneminde ortadan kaldırılmıştır.
Ulusalcı kesim, ulusal hakları kendileri için vazgeçilmez bir çizgi olarak görürken, İslami kesimlerin de dini ilkeleri hayatlarının merkezine koymaları doğaldır. Bu bir kimlik tercihi meselesidir ve suçlama konusu olmamalıdır.
İslami kesim, ulusalcı bir mücadele anlayışını benimsememiş olsa bile, eşitlik, kardeşlik ve adalet temelinde bir çözüm arayışında ısrar etmiştir. Kürt ulusal mücadelesinin önceliklerine ilgisizlik suçlaması yöneltilecekse, Kürt ulusalcıların Müslümanların önceliklerine karşı düşmanlık yaptıkları da göz önünde bulundurulmalıdır.
İslami kesim, Kürt meselesine yaklaşımında ne devleti kutsayan bir güvenlikçi dil kullanmış ne de etnik kimliği mutlaklaştıran ulusalcı projelere destek vermiştir. Kürt halkının hak, adalet ve eşitlik arayışını desteklemeyi İslami bir sorumluluk olarak görmüşlerdir. Bu tutum, İslami ilkeleri koruyarak ümmet anlayışı ve kardeşlik bilinciyle hareket etmeyi gerektirmiştir.
İslami kesimin Suriye’deki durumu da benzer bir ilkesel tavrın sonucudur ve Arapçılık ile bir ilgisi yoktur. Suriye halkının adalet ve özgürlük arayışlarını desteklerken, karşısında durdukları Baas rejimi, en ilkel Arapçı rejimlerden biridir.
Sonuç olarak, devlet kutsayıcılığı veya ulusalcı projelerin etkisi altında kalmadan, kim olursa olsun zalime karşı mazlumun hukukunu savunmak İslami bir ilkedir. İslami kesimin Kürt meselesindeki tutumu, etnik kimliğe karşı bir tutum değildir. Burada sorun, etnik kimliğin normatif bir üst ilke haline getirilmesidir.
Bir toplumsal hareketin bir konuda “sınıfta kalmış” sayılabilmesi için, kendi ontolojisiyle çelişmesi gerekir. İslami kesim, Kürt meselesine ulus-devlet refleksiyle değil, ümmet, adalet ve kardeşlik anlayışıyla yaklaşmıştır. Bu tutum, adaleti merkeze alan, zulmün kimliğine bakmadan karşısında duran ve çözümü ümmet bilinci içinde arayan bir ilkenin gereğidir.
İslami kesimi ırkçılıkla veya Kürt meselesine duyarsızlıkla suçlayanlar, bu konuda uygulanabilir ve sürdürülebilir bir yol haritası sunmuşlar mı? İslami kesimlerin burada ne yapması gerektiğini belirtebilirler mi?
Eleştiride bulunanların, geçmişteki haksızlıkların yaşandığı dönemde, eleştirdikleri ırkçılığın adresi olan yapılarla ne aradıkları da sorgulanmalıdır. Eğer bu eleştiriler, kendi şahıslarına yönelik bir özeleştiri niyetindeyse, bu durumda bir şey demek mümkün değildir. Zira, eleştirdikleri anlayışla geçmişte birlikte hareket edenler onlardır.
Sonuç olarak, İslami kesimin Kürt meselesindeki tutumu, bilinçli ve ilkesel bir tercihten kaynaklanmaktadır. Özgürlük, adalet ve kardeşlik temelinde şekillenen bu yaklaşım, etnik kimliği mutlaklaştıran ve ulus-devlet paradigmasını veri kabul eden çözüm modellerinden bilinçli bir ayrışmayı içermektedir. Bu ayrışma, sorunu daha derin, daha kuşatıcı ve daha ilkesel bir zeminde ele almanın kaçınılmaz bir sonucudur.




