Nikaragua-Almanya Davası: Soykırım Gölgesinde Usul
Nikaragua-Almanya davasında UAD, Almanya’nın İsrail’e desteği ve soykırımı önleme yükümlülüğüyle ilgili usul itirazlarını değerlendiriyor.
Hasan Basri Bülbül / AA Analiz
Güney Afrika’nın İsrail aleyhine Uluslararası Adalet Divanı’nda (UAD) açtığı soykırım davasının ardından Nikaragua da 1 Mart 2024’te Almanya’ya karşı başvuruda bulundu. Nikaragua, Berlin’in İsrail’e sağladığı özellikle askeri destek nedeniyle 1948 Soykırım Sözleşmesi’ni, 1949 Cenevre Sözleşmeleri’ni ve diğer uluslararası yükümlülüklerini ihlal ettiğini savundu.
Nikaragua ayrıca silah ve askeri malzeme sevkiyatının durdurulması için ihtiyati tedbir talep etti. Ancak Divan, 30 Nisan 2024 tarihli kararıyla bu talebi reddetti. Kararda devletlerin silahlı çatışmanın taraflarına silah transferi konusundaki yükümlülükleri hatırlatılmış olsa da Almanya’nın İsrail’e askeri desteği süreç içinde devam etti.
UAD, Almanya’nın ilk itirazlarını 7-10 Eylül 2026 tarihlerinde Lahey’deki Barış Sarayı’nda yapılan duruşmalarda ele aldı. Duruşmaları yerinde takip etme fırsatı bulan yazar, davanın esasından önce çözülmesi gereken usul meselelerinin belirleyici önem taşıdığına dikkat çekiyor.
Davanın hukuki önemi
Nikaragua’nın iddiaları, Almanya’nın İsrail’e verdiği destekle savaş hukukunu ve Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkını ihlal ettiği, ayrıca soykırım sözleşmesine aykırı davrandığı ve İsrail’in ayrımcı apartheid düzenini güçlendirdiği yönünde özetlenebilir.
UAD önünde soykırım iddialarına dayalı davaların sayısı son yıllarda arttı. Bunun temelinde, bazı yükümlülüklerin yalnızca doğrudan zarar gören devletleri değil, uluslararası toplumu bir bütün olarak ilgilendirmesi bulunuyor. Gambiya-Myanmar ve Güney Afrika-İsrail davaları bu yaklaşımın öne çıkan örnekleri arasında yer alıyor.
Nikaragua ile Almanya, Filistin’deki çatışmanın doğrudan tarafları değil. Nikaragua, Gazze’deki olayların doğrudan mağduru olmadığını; Almanya da doğrudan fail olarak gösterilmediğini belirtiyor. Davayı farklı kılan nokta ise soykırımın işlendiği ileri sürülen devletten ziyade, üçüncü bir devletin soykırımı önleme, ağır ihlalleri tanımama ve bu ihlallere yardım etmeme sorumluluğunun tartışmaya açılması.
Almanya’nın usul itirazları
Almanya, davanın esasına geçilmeden önce üç temel itiraz ileri sürdü. İlk itiraz, taraflar arasında gerçek bir hukuki uyuşmazlık bulunmadığı iddiasına dayanıyor. Berlin’e göre Nikaragua, dava açmadan önce yeterli ve uygun bir diplomatik süreç yürütmedi. Almanya, temasların e-posta gibi olağan dışı kanallarla sağlandığını ve yalnızca yaklaşık bir ay sürdüğünü belirterek iddialara yanıt verme fırsatı bulamadığını savunuyor.
Nikaragua ise dava öncesinde Alman makamlarıyla iletişim kurarak uyuşmazlığı açık biçimde ortaya koyduğunu ileri sürüyor. Ayrıca Almanya’nın Güney Afrika-İsrail davasına müdahale etme niyetini kısa sürede açıklayabildiğini hatırlatıyor. Nikaragua’ya göre Almanya’nın yaklaşımı aşırı şekilci ve Divan’ın önceki, daha esnek içtihadıyla bağdaşmıyor.
İkinci itiraz, UAD’nin zaman bakımından yargı yetkisiyle ilgili. Almanya, Divan’ın yetkisini 30 Nisan 2008’den itibaren tanıdığını belirterek bu tarihten önceki olayların davaya dayanak yapılamayacağını savunuyor. Berlin, İsrail’le askeri ve ticari ilişkilerinin 2008 öncesinde başladığını ve uzun süreli dış politika tercihlerinin parçası olduğunu ileri sürüyor.
Nikaragua ise yalnızca 2008 sonrasındaki karar ve eylemleri hedef aldığını vurguluyor. Buna göre her silah lisansı ve her sevkiyat ayrı bir fiil olarak değerlendirilmelidir. Bir devletin uzun süredir aynı politikayı izlemesi, sonraki uygulamalarını yargısal denetimden muaf hale getirmez. Dış politika öncelikleri de uluslararası hukuk yükümlülüklerini ortadan kaldırmaz.
Almanya’nın en kapsamlı itirazı ise uluslararası hukukta “Parasal Altın İlkesi” olarak bilinen doktrine dayanıyor. Bu ilkeye göre, üçüncü bir devletin hukuki menfaatleri yalnızca karardan etkilenmiyor, kararın temel konusunu oluşturuyorsa Divan yargı yetkisini kullanamıyor.
Almanya, kendi sorumluluğuna ilişkin karar verilebilmesi için öncelikle İsrail’in uluslararası sorumluluğunun belirlenmesi gerektiğini savunuyor. Berlin’e göre İsrail bu davada bulunması zorunlu üçüncü taraf konumunda. İsrail’in Gazze’deki eylemleri soykırım olarak kabul edilmezse Almanya’nın “var olmayan bir soykırımı” önlemediği veya buna yardım ettiği gerekçesiyle sorumlu tutulamayacağı ileri sürülüyor.
Nikaragua’nın savunması
Nikaragua, davanın İsrail’in değil, doğrudan Almanya’nın yükümlülükleriyle ilgili olduğunu belirtiyor. Soykırımı önleme sorumluluğunun ancak suç tamamlandıktan sonra doğduğunu kabul etmenin, bu yükümlülüğü etkisiz hale getireceğini savunuyor. Devletler, soykırım riski ortaya çıktığında bunu önlemek, soykırım işleyen bir devlete yardım etmemek ve ihlalleri kolaylaştıracak adımlardan kaçınmak zorunda.
Bu nedenle Nikaragua’ya göre Almanya’nın sorumluluğunun incelenmesi için İsrail’in nihai olarak soykırım suçundan mahkum edilmesi gerekmiyor. Güney Afrika’nın davasında UAD’nin 26 Ocak 2024’te soykırım riskine ilişkin tespitleri, Almanya’nın bu riskten haberdar olduğunun değerlendirilmesi bakımından yeterli kabul edilebilir.
Nikaragua ayrıca Parasal Altın İlkesi’nin üçüncü bir devletin menfaatlerinin etkilendiği her durumda uygulanamayacağını belirtiyor. BM Genel Kurulu, Güvenlik Konseyi, BM kurumları ve özel raportörlerin Filistin’deki ihlallere ilişkin raporlarını hatırlatan Nikaragua, UAD’nin 2004, 2024 ve 2025 tarihli danışma görüşlerine de dayanıyor.
Divan, 2024 tarihli danışma görüşünde İsrail’in işgalini hukuka aykırı bulmuş, Filistinlilerin kendi kaderini tayin hakkını emredici normlarla bağlantılı biçimde değerlendirmiş ve İsrail’in ayrımcı uygulamalarının Irk Ayrımcılığının Önlenmesi Sözleşmesi’ni ihlal ettiğini belirtmişti. Bu görüşler bağlayıcı olmasa da uluslararası hukukun mevcut durumuna ilişkin güçlü değerlendirmeler niteliğinde.
Bu çerçevede Divan’ın, söz konusu tespitleri dikkate alarak Parasal Altın İlkesi’ni uygulamaması ve davanın esasına geçmesi mümkün görünüyor. Ancak mahkemenin bu yönde karar verip vermeyeceği henüz bilinmiyor.
Karar beklenirken
Eylül 2026’daki duruşmalar, hukuki tartışmaların yanı sıra taraf avukatları arasındaki dikkat çekici göndermelere de sahne oldu. Nikaragua adına konuşan Alain Pellet, Parasal Altın İlkesi’ni eleştirel biçimde değerlendirirken Almanya adına söz alan Sam Wordsworth tarafından “Parasal Altın şüphecisi” olarak nitelendirildi. Pellet ise Wordsworth’u ilkenin “fanatik” savunucusu olmakla suçladı.
Son söz artık UAD’de. Divan’ın önündeki ilk soru, davanın esasına girip giremeyeceği. Bu sorunun yanıtlanmasının dahi yıllar sürebilmesi, uluslararası yargı süreçlerindeki usul engellerinin önemini ortaya koyuyor. Öte yandan esas incelemeye geçilmeden geçen uzun süre, uluslararası adaletin devam eden soykırım ve diğer ağır ihlalleri sahada ne ölçüde önleyebileceği konusunda ciddi soru işaretleri doğuruyor.




