Washington’daki güç ağları ABD’yi nasıl yönetiyor?

Washington’daki güç ağları, ABD dış politikasını tek bir aktörden çok Pentagon, Wall Street, Kongre, lobiler ve stratejik ortaklıkların kesişimiyle şekillendiriyor.

Gazze’deki savaş, İran ve Lübnan’a yönelik saldırılarla birlikte ABD dış politikasının nasıl şekillendiği sorusu yeniden gündeme geldi. Washington’daki güç ağları; Beyaz Saray, Kongre, Pentagon, Wall Street, medya kuruluşları, teknoloji şirketleri ve İsrail yanlısı lobi çevrelerinin kesiştiği karmaşık bir yapı oluşturuyor.

Amerikan siyasal sistemini tek bir kişi, kurum ya da ülkenin yönettiğini söylemek, bu çok katmanlı yapıyı açıklamakta yetersiz kalır. Siyaset bilimi literatüründe Roberto Michels’in “oligarşinin demir yasası” ve C. Wright Mills’in “iktidar eliti” yaklaşımı, büyük ve karmaşık toplumlarda kararların zamanla profesyonel yöneticiler, ekonomik çevreler ve güvenlik bürokrasisi arasında yoğunlaştığına dikkat çeker. Thomas R. Dye’ın çalışmaları da Amerikan karar alma süreçlerinde ortak eğitim, finans, hukuk, düşünce kuruluşu ve aile çevrelerinin oluşturduğu bağlantılara odaklanır.

İsrail etkisi tek başına açıklama değil

Bu çerçevede tartışılması gereken konu, “İsrail Amerika’yı yönetiyor mu?” sorusundan çok, İsrail’in Amerikan güç ağları içindeki yeridir. AIPAC, Anti-Defamation League ve farklı sivil toplum kuruluşları, Kongre ile kamuoyu üzerinde etkili faaliyetler yürütüyor. Seçim kampanyaları, bağış ağları ve siyasi ilişkiler bu etkinin önemli araçları arasında bulunuyor.

Ancak ABD’nin İsrail politikasını yalnızca lobilerle veya demografik unsurlarla açıklamak mümkün değil. Evanjelik seçmenlerin İsrail’e verdiği destek, Yahudi-Hristiyan medeniyet anlayışı, medya ve teknoloji alanındaki etkili kurumlar, bölgesel güvenlik hesapları ve parti içi dengeler de kararları etkiliyor. Bu nedenle Washington ile Tel Aviv arasındaki ilişki, tek taraflı bir yönlendirmeden çok ortak çıkarlar, ideolojik yakınlıklar ve zaman zaman ortaya çıkan anlaşmazlıklar üzerine kurulu stratejik bir ortaklık niteliği taşıyor.

Pentagon, savunma sanayisi ve bölgesel hesaplar

ABD’nin İsrail’e desteğinde askerî ve ekonomik boyut da belirleyici. Eisenhower’ın dikkat çektiği askerî-sanayi kompleksi, savunma şirketleri, askerî bürokrasi ve siyasi karar vericiler arasındaki ilişkileri ifade ediyor. İsrail’e sağlanan askerî yardımların önemli bölümü Amerikan savunma şirketlerinden ekipman alımında kullanılıyor. Lockheed Martin, Boeing ve RTX gibi firmalar, bu süreçten doğrudan veya dolaylı biçimde etkileniyor.

Washington açısından İsrail aynı zamanda askerî, teknolojik ve istihbarî bir ortak. İran’ın nükleer programı, bölgesel nüfuzu ve vekil güçleri; Çin’in Orta Doğu’daki ekonomik varlığı ve enerji güvenliği hesapları, ABD’nin bölge politikasını şekillendiren diğer başlıklar. Dolayısıyla İran’a yönelik sert tutumu yalnızca İsrail’in baskısıyla açıklamak da, bütünüyle Amerikan stratejisinin otomatik sonucu saymak da eksik bir değerlendirme olur.

Trump yönetimi döneminde Netanyahu ile yaşanan temaslar ve İran politikası etrafındaki tartışmalar, iki ülke arasındaki çıkarların her zaman bütünüyle örtüşmediğini gösterdi. ABD’de bazı siyasetçiler diplomatik çözüm arayışını savunurken, İsrail yönetimi askerî baskının sürdürülmesini istedi. Cumhuriyetçi Parti içindeki İsrail yanlısı bağışçı çevreler, Evanjelik seçmenler ve İsrail’e daha eleştirel yaklaşan taban arasındaki denge arayışı da bu tartışmayı karmaşıklaştırdı.

Sonuç olarak Washington’daki güç ağları, ABD dış politikasını tek bir aktörün iradesiyle belirlemiyor. Para, bilgi, güvenlik ve siyasi iktidarın kesiştiği bu ekosistemde Pentagon, Kongre, Wall Street, medya, teknoloji şirketleri, düşünce kuruluşları, Evanjelik hareketler ve İsrail yanlısı lobi çevreleri birlikte etkili oluyor. İsrail bu yapının dışında duran bağımsız bir güçten ziyade, stratejik ortaklıklar ve ortak çıkarlar yoluyla sistemin içine yerleşmiş önemli bir aktör konumunda bulunuyor.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu