Zihin Dünyası Dumura Uğrayan Ümmetin Hayatı Sona Eriyor

Zihin dünyası dumura uğrayan bir ümmetin hayatı sona erer. İman zayıfladığında düşünce körelir, kalp ölür.

Zihin Dünyası Dumura Uğrayan Ümmetin Hayatı Sona Eriyor

İman zayıfladığında düşünce yetenekleri de azalır. Düşünce köreldiğinde kalp de işlevini yitirir. Kalbin ölmesiyle birlikte ümmetin varlığı tehlikeye girer. Yeniden diriliş, yalnızca imanla beslenen bir düşünce yapısıyla mümkün olacaktır.

Hamd, evrenin Rabbi olan Allah’a aittir. O’ndan başka ilah yoktur ve ben O’nun kuluyum. O’nun hidayetiyle hayatta kalıyor, bu satırları ümmet-i Muhammed ve tüm insanlık için kaleme alıyorum. Rabbim bu çabayı kabul etsin ve etkisini kıyamete kadar sürdürsün.

Son günlerde, Kur’an-ı Kerim’den günlük ayet paylaşımları yapan bir arkadaşımın mesajında Furkan Suresi’nin 55. ayetini okudum. Bu ayet zihnimde ve kalbimde büyük bir etki yarattı. İnternet üzerinden ayetin meallerine ve tefsirlerine göz attıkça düşüncelerim daha da netleşti ve bu yazı ortaya çıktı, elhamdülillah.

Ayetin meali şöyledir: *”O inkârcılar, Allah’ı bırakıp kendilerine ne fayda ne de zarar verebilecek şeylere tapıyorlar…”*

Ayetin zıt anlamı üzerinden düşündüğümüzde, aklıselim bir insanın fayda veya zarar verebilecek bir güce yönelmesi ve O’na kulluk etmesi gerektiği ortaya çıkıyor. Doğru bir akıl, insanı doğrudan âlemlerin Rabbi olan Allah’a yönlendirecektir.

Bu konu, zihin dünyamı ilk kez meşgul eden bir mesele değil. Yıllardır bu tür düşünceleri tartışıyor, zaman zaman çevremdekilerle paylaşıyorum. İki yıl önce, 20 Mart 2024 tarihinde Gözcühaber portalında yayımlanan “Kader ve Cüzi İrade Meselesi” başlıklı bir makale kaleme almıştım. Değerli bir abimizin yazdığı kitap ve ardından aldığı eleştiriler üzerine o yazıyı yazmıştım. İlgilenenler o yazıya Gözcühaber portalından ulaşabilirler. O gün insanın sorumluluğuna odaklanmıştık. Bugün ise zarar, şer, imtihan ve zihinsel uyanış konularına daha derinlemesine bakmalıyız.

Allahu Teâlâ’nın iradesiyle tüm varlığın ve insanın kaderini belirlemesi, imanımızın temel taşlarından biridir. Ancak insanlar, kadere sığınarak kendi tembelliğini ve hatalarını gizleyemez. Kadere iman, insanın Allah tarafından verilen tercih hakkını ve sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Kul, kendisine tanınan bu alanı doğru bir şekilde kullanmakla yükümlüdür. Bu tercih hakkı, Allah’ın iradesinin bir parçasıdır. İnsan, bu hakkı nasıl kullanırsa, gelecekte bunun hesabını verecektir. Kısacası, kimse kendi tembelliğini ve sorumluluktan kaçışını kadere bahane gösteremez.

Ayetin bize öğrettiği önemli bir gerçek, ilah dediğimiz mutlak kudretin hem zarar vermeye hem de fayda vermeye gücünün yetmesidir. Bizler, hayrı ve şerri yaratanın yalnızca Allah olduğuna inanan bir ümmetiz. Allah, hem dünyada hem de ahirette her şeyin tek sahibidir. O, zaman zaman malımızdan, canımızdan veya sağlığımızdan eksiltebilir. Zira bunları veren de O’dur, alan da.

Rabbimiz bir ayetinde, “Hayır şer, şer gördüklerinizde ise hayır vardır” buyurmaktadır. Kişi, geçmişine ve çevresine sağlıklı bir bakış açısıyla baktığında, bu ilahi gerçeğin hayatında nasıl tezahür ettiğini görecektir. Bazen iyi olarak gördüğümüz şeylerin arkasında şer çıkabilirken, kötü görünen durumların sonunda hayır olabileceğini tecrübe ederiz. Bu, Allah’ın vahyini günlük yaşamda doğrulayan bir gerçektir.

Rabbimiz, bizi can, mal ve sağlık eksiltmeleriyle sınayacağını bildirmiştir. Bu eksilmeler, Allah’ın kuluna acı çektirmek amacıyla değil, aksine insanın terbiye edilmesine ve imtihanının kolaylaşmasına yardımcı olmak içindir. Bu durum, günahların affına veya ahiretteki yüksek mertebelere kapı aralayabilir. Özetle, hayatımızdaki eksilmeler, Allah’ın intikamı değil, insanı olgunlaştıran ve daha büyük belalardan koruyan rahmet dolu sınamalardır. Bu tecelliler, bize tek ilahın ve Rabbin kim olduğunu hatırlatır: Dilediğini dilediği an en güzel şekilde yapmaya kudretli olan yalnızca Allah’tır. Bunu aklını doğru kullanan herkes, vahiyde, kâinatta ve kendi nefsinde açıkça görecektir.

İşte burada, günümüz Müslümanlarının yaşadığı derin kriz açığa çıkıyor. Yeryüzünde, özellikle İslam coğrafyasında yaşanan katliamlar ve işgaller karşısındaki pasifliğimiz, sadece askeri veya siyasi bir zayıflık değil, aynı zamanda ciddi bir inanç ve tevhid zafiyetidir. Sağlam bir iman, her şeyin temelidir. Düşüncenin ve fikrin ölmesi, kalpteki imanın zayıflaması veya sönmesi anlamına gelir.

İmanın güçlü olması, kişiyi Allah’a itaat konusunda motive eder, zorluklara karşı sabırlı olmasını sağlar. Ancak iman zayıfladığında, kişi Allah ile olan bağını koparır ve nefsinin ve şeytanın etkisi altına girer; hırs, şehvet ve dünyevileşme gibi olumsuzlukların etkisi altında kalır. İman kuvvetli bir şekilde yerleşmedikçe, zulme karşı durma iradesi de ortadan kalkar.

Peki, Gazze olaylarında gördüğümüz gibi, Müslüman olmayan veya ateist bazı insanların zulme karşı çıkmasını nasıl değerlendirmeliyiz? Elbette vicdanı ölmemiş insanlar zulme karşı seslerini yükseltebilir, eylemlerde bulunabilir. Bu çabalar takdire şayandır. Ancak bu duruş, Allah’ın istediği mutlak ve tutarlı bir duruş olamaz. Örneğin, Gazze’deki çocukların ölümüne karşı çıkan bir ateist, yarın bir gün homoseksüelliği de bir “insan hakkı” olarak savunabilir ki, bunu zaten yapmaktadırlar.

Gerçek anlamda iman eden bir mümin her zaman tutarlı davranır. Bugün Gazze’deki zulme karşı çıktığı gibi, geçmişte Hitler’in Yahudilere uyguladığı zulme de karşı çıkar. Rusya veya Ukrayna’nın füzeleriyle hayatını kaybeden masum Hristiyanların haklarını da savunur. Aynı mümin, bir yandan küresel emperyalizme ve siyonizme meydan okurken, diğer yandan insanlığı ifsat eden ahlaksız akımlara karşı durur; yerel düzeyde ise ülkemizdeki adaletsizliklere karşı da adil bir tavır sergiler.

Mümin, rehberini Kur’an’dan, örneğini Hz. Muhammed (s.a.v.)’den ve mutlak hakimiyet sahibinden alır. Bugün ümmet olarak yaşadığımız konforculuk ve dünya hırsı gibi zaafların tek ilacı, işte bu güçlü imandır. Doğru bir iman, ancak canlı bir düşünce ve tefekkürle beslenebilir.

Yüce Allah, yarattığı tüm varlıklar içinde en değerli varlık olarak insanı yaratmıştır. Rabbimiz insana akıl, irade ve düşünme yeteneği vermiştir. İnsan, iyi şeyleri başlatma ve kötü şeylere engel olma gücüne sahiptir. Bu özelliklerin en önemlisi, insanın akıl ve irade sahibi olarak düşünebilmesi, düşündükçe öğrenmesi ve öğretebilmesidir.

Allah’ın yeryüzünün halifesi kıldığı insan, bu muazzam özelliğinin farkında olmalıdır. Çünkü zihin dünyası dumura uğrayan, yani taklitçiliğe saplanan ve korkuya teslim olan insanın kalbi de ölür. Kalbi ölen insan, fiziksel olarak nefes alsa bile aslında yaşamını yitirmiştir.

Zihni diri olan Müslümanlar, zulme karşı güçlü ve adil çözümler üretir, mücadele eder ve alternatifler oluşturur. Tarih sayfalarına baktığımızda, bu zihinsel ve kalbi diriliği koruyan ümmetlerin yeryüzüne nasıl adalet ve huzur getirdiğine dair pek çok örnek buluruz. Ancak bu yetenekler köreldiğinde, düşünce ölür ve zihinler dumura uğradığında, çöküş kaçınılmaz hale gelir.

Eğer yeryüzündeki zulmü durdurmak ve adil bir dünya inşa etmek istiyorsak, işe zihin dünyamızdan ve sarsılmaz bir tevhid inancından başlamalıyız. Zararın ve faydanın tek sahibinin Allah olduğunu bilerek, sahte güçlerin korkusundan sıyrılmalı ve bize verilen akıl ve irade nimetini kuşanarak yeniden tefekkür etmeye başlamalıyız. Unutmayalım ki, zihin dünyası dumura uğrayan bir ümmetin fiziki hayatı da sona erer.

Rabbim zihinlerimizi hidayetiyle açsın, kalplerimizi diri kılsın ve bizi yeryüzünde adaletin savunucusu eylesin.

MUSTAFA GÜVEN

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu