Sultan Vahdettin: Tarihimizde Unutulan Bir Kahraman

Sultan Vahdettin’in milli mücadeledeki rolü ve tarihsel önemi üzerine bir değerlendirme.

Dünyada kendi tarihine düşman olan başka bir millet var mı? Bazen bu soruyu kendime soruyorum. Örneğin, İngiltere’nin yazılı bir anayasası olmadan, kraliçenin hâkimiyet sürdüğü bir dönemde, Osmanlı padişahlarını eleştirmek oldukça kolay. Avrupa’da birçok kral okuma yazma bilmezken, Osmanlı padişahlarının birden fazla yabancı dil bildiği gerçeğini göz ardı ediyoruz. Bu durum, ilkokuldan itibaren bilinçaltımıza yerleştirilen olumsuz imgelerle pekişiyor. Hayat Bilgisi kitaplarında İslam ve Müslümanlarla ilgili olumsuz görseller, bu düşmanlığın bir parçası olarak karşımıza çıkıyor.

“Sultan Vahdettin hain değildir” başlıklı yazımızın üçüncü bölümüne geçelim. Milli Mücadele’nin temellerini atan ve Mustafa Kemal’i Samsun’a göndererek bu süreci başlatan Vahdettin, gelişen olaylar sonucunda milli mücadele karşıtı bir konuma düşecektir. Bu durumun oluşmasında Ankara hükümetinin etkisi büyük olmuştur.

Vahdettin, içinde bulunduğu durumu şu sözlerle ifade etmiştir: “Biz kendimizi feda ettik ve paratoner görevi üstlendik. Varsın böyle olsun! Vatanımız kurtulacaksa benim canım feda olsun!”

Erzurum ve Sivas kongrelerinden sonra İstanbul hükümeti, Mustafa Kemal hakkında tutuklama kararı alır. Ancak Karabekir Paşa, Vahdettin’in kesin emri doğrultusunda ne Mustafa Kemal’i tutuklar ne de 15. Kolorduyu terhis eder.

Kurtuluş mücadelesi başarıya ulaştıktan sonra, Lozan’da yapılacak barış görüşmelerine hem Ankara hem de İstanbul hükümeti davet edilir. Bunun üzerine TBMM, İstanbul hükümetinin tasfiyesine yönelik bir kararnameyi tartışmaya açar. Ancak bu tartışma sonuçsuz kalır ve TBMM, 1 Kasım 1922’de Mustafa Kemal’in yaptığı sert konuşma ile saltanatın kaldırılmasına karar verir.

Saltanatın kaldırılması, Osmanlı Devleti’nin sona ermesi anlamına geliyordu. Bu süreçte, Sultan Vahdettin’in sarayının önünde silah sesleri yükseliyor, böylece padişaha ve ailesine gözdağı veriliyordu. Vahdettin, kendisinin ve ailesinin güvenliğinin tehlikede olduğu bir ortamda ülkeyi terk etmeye zorlanıyordu.

Saltanatın kaldırılmasının ardından etkisi kalmayan Vahdettin, ülkenin kurtuluşuna sevinse de milli mücadele karşıtı bir konuma düşmesi onu derinden yaralıyordu. Psikolojik olarak büyük bir yıpranma yaşıyordu. Ankara hükümetinin gönderdiği Salim Bey, Vahdettin’e can güvenliğinin olmadığını ve ülkeyi terk etmesini önerdi. Bu teklif, Vahdettin için büyük bir çıkmaz yaratmıştı.

Vahdettin, artık bir karar vermek zorundaydı: Ülkeyi terk edecek mi yoksa burada kalıp mücadelesine devam mı edecekti? Salim Bey ve özel doktoru Reşad Bey, bu kararda etkili olacaklardı. Reşad Bey, Vahdettin’e şu telkinde bulunmuştu: “Sultanım, şu anda ülkeyi terk etmeniz kötü gibi görünse de her şey yoluna girdiğinde, Mustafa Kemal, milli mücadeleyi sizin başlattığınızı halka anlatacaktır.”

Vahdettin, ülkeyi terk etmeden önce başka bir düşünce de taşımaktaydı. Eğer kalsa ve milli mücadeleyi kendisinin organize ettiğini söylese, belki bir şeyler değişebilirdi. Ancak bu durum iç savaş tehlikesini de beraberinde getiriyordu. Vahdettin, bu tehlikeyi göze alamazdı. Mustafa Kemal, Vahdettin’in bu durumunu bildiği için rahat davranıyordu.

Vahdettin’in hain olarak ilan edilmesi, tarihine düşman insanlar tarafından yapılmış bir eylemdi ve bu durum beni düşündürüyordu. Eğer Vahdettin gerçekten hain olsaydı, İngiliz Malaya gemisine binerken yanına alacağı mal varlıklarını ve eşyalarını geri iade etmezdi. O, görevde kaldığı süre boyunca maaşının kalan kısmını geri iade edecek kadar nazik ve hassas biriydi. Hatta saray kütüphanesinden aldığı kitabı bile geri vermiştir.

Bir örnek vermek gerekirse, eğer Vahdettin hain olsaydı, 17 Kasım 1922’de vatanından ayrılırken Topkapı Sarayı’ndaki değerli kaşıkçı elmasını yanına alırdı. Ancak o, sürgünde borç içinde vefat etti ve cenazesi haczedildi. Vefatından sonra Türkiye Cumhuriyeti’ne defnedilme başvurusu yapılmasına rağmen, bu talep geri çevrildi ve en sonunda Şam’a defnedildi.

Bu durum, Osmanlı’nın son padişahının vefasızlıkla karşı karşıya kaldığını gösteriyor. Vahdettin, İtalya’ya geldiğinde Kral Mussolini tarafından iyi karşılanıp maaş teklifi almasına rağmen, İslam Halifesi olarak bunu kabul etmedi.

“Osmanlı İmparatorluğu’nun Sanremo’da Ölümü” kitabının yazarı Riccardo Mandelli, Vahdettin’in yanında Mustafa Kemal’in ajanlarının olduğunu ve bunların Ankara’ya rapor verdiklerini belirtmektedir. Bu yazar, Vahdettin’in tahta çıkmasından ölümüne kadar geçen süreçte Ortadoğu’daki sorunların temellerinin atıldığını da ifade eder.

Vahdettin’in Sanremo’daki günlerinde yaşanan ilginç bir olay, Abdülhamid döneminde gizli polis teşkilatının başı olan Selim Melhame’nin, Vahdettin’in kaldığı villanın karşısındaki villayı satın almasıdır. Bu durum, cevaplanması gereken sorular arasında yer alıyor.

Osmanlı hanedanının tüm mensuplarının bir gece içinde ülkeyi terk etmesi istenmesi, vicdanları zorlayan bir durumdur. Ancak bu gerçekleşmiş ve hanedan mensupları zor şartlar altında yaşamaya mahkum edilmiştir. Buna rağmen Vahdettin, sürgün yılları boyunca yanındakilerin Mustafa Kemal hakkında olumsuz konuşmalarına izin vermemiştir.

Vahdettin’in en çok üzüldüğü konulardan biri, saltanatın kaldırılmasından çok hilafetin kaldırılması ve İslam âleminin başsız kalmasıdır. Bugün yaşanan kargaşa ve gözyaşlarının temelinde bu durum yatmaktadır.

Sonuç olarak, Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı Devleti’nin devamıdır. Her iki dönem de tarihimizdir ve bu gerçeği göz ardı ettiğimiz sürece sosyal ve siyasi sorunlarımız artmaya devam edecektir. Çözüm, milli ve manevi değerlerimize sahip çıkarak hayatımıza hakim kılmaktan geçmektedir. Modernizmin dayatmalarına karşı, küllerimizden yeniden doğmanın zamanı gelmiştir.

Selam, saygı ve muhabbetlerimle…

ŞABAN DOĞAN

MİRATHABER.COM

Vatan Mefhumu adlı başyazısında Yahya Kemal, manda yanlılarıyla alay ederek, “Bu şehre girmek için Fatih’in her topuna doksan manda koşmuştuk. Şimdi koca saltanatı bir mandaya değişeceğiz…” demiştir.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu