Vijay Prashad: İran’ın Zaferi, Doğu Asya Ülkelerini Etkiledi

Vijay Prashad, İran’ın zaferinin Doğu Asya’daki etkilerini ve bölgedeki yeni güvenlik dinamiklerini değerlendiriyor.

İslami Analiz / Haber Merkezi

Emperyalist ve Siyonist güçlerin İran İslam Cumhuriyeti’ne yönelik saldırıları, bölgedeki direnişin yankılarını sürdürmekte. Hintli düşünür Vijay Prashad, ABD ve İsrail’in Direniş Ekseni’ne karşı yürüttüğü saldırgan politikaların bumerang etkisi yaratarak Amerikan askeri hegemonyasını nasıl sarstığını değerlendiriyor. Prashad’a göre, bu gerilim stratejisi, her iki aktör için de büyük bir stratejik başarısızlık olarak kaydedildi.

Prashad, Washington’ın stratejik körlüğünü ve Direniş’in elde ettiği zaferi şu şekilde ifade ediyor:

“ABD, İsrail’in saldırı altında kalmayacağını ve İran’ın Körfez Arap Devletleri’ndeki Amerikan üslerine saldırmayacağını düşünüyordu. Hürmüz Boğazı’nı hesaba katmadılar. İran, ‘Eğer bize saldırırsanız, petrol ve gübre için ana yolu kapatırız, bulabildiğimiz her yerde ABD üslerini ve radar sistemlerini hedef alırız’ dedi ve bunu Kuveyt ile İsrail’de gerçekleştirdi. İsrail’in Demir Kubbesi bile onları koruyamadı. Barış müzakerelerinin parametreleri İranlılar tarafından belirlendi. Bu, tartışmasız bir stratejik zaferdir.”

İran’ın kararlı duruşu ve eyleme geçme yeteneği, yıllardır güvenliklerini Amerikan şemsiyesine emanet eden Körfez ülkelerinde önemli bir değişime yol açtı. Prashad, Kuveyt, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn’in, topraklarındaki Amerikan askeri varlığının bir güvence olmadığını fark ettiklerini belirtiyor. Bu ülkelerin düşünceleri şu şekilde aktarılıyor:

“Kuveyt, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn, ABD askeri üslerinin kendileri için bir koruma sağlayacağını düşündüler. Ancak bu üsler, onları bir hedef haline getirdi. Şimdi Katar öncülüğündeki birçok ülke, ‘Bu üsler gitmeli’ diyor.”

Prashad, Suudi Arabistan’ın 1991 Körfez Savaşı sonrası, özellikle İslami kesimden gelen tepkilerle birlikte ABD üslerini ülkeden çıkardığını hatırlatıyor. Bu durum, bölgedeki güvenlik dinamiklerini yeniden şekillendiriyor.

ABD’nin sağladığı güvenlik kalkanının etkisiz olduğunu gören bölge ülkeleri, yeni güvenlik garantörleri arayışına girdi. Prashad, Körfez başkentlerinde hakim olan yeni düşüncenin şu şekilde olduğunu ifade ediyor:

“ABD hava savunma sistemleri bize yardım etmedi. İsrail’e yardım etmeye çalıştılar. Hiçbiri bize gerçekten yardım etmedi. Bölgedeki güvenliğimiz için yeni bir garantöre mi ihtiyacımız var?”

Bu bağlamda, Pakistan’ın diplomasi trafiğini başarıyla yöneterek bu boşluğu dolduran aktörlerden biri haline geldiği belirtiliyor.

Direnişin sahada yarattığı bu yeni gerçeklik, yalnızca Orta Doğu ile sınırlı kalmıyor. Prashad’a göre, Körfez’deki “Üsler kalkan değil, hedeftir” mesajı, Doğu Asya’ya kadar ulaştı. Japonya, Güney Kore ve Filipinler, kendi topraklarındaki kalıcı Amerikan askeri varlıklarını sorgulamaya ve ABD’nin olası bir savaşta kendilerini hedef haline getirmesinden endişe duymaya başladı.

Prashad, dünya siyasetini yönlendiren asıl gücün hükümetler değil, büyük sermaye grupları olduğunu vurguluyor. Savaşların ve yıkımların arkasındaki temel motivasyonun “sermayenin büyüme arzusu” olduğunu belirtiyor. BlackRock ve Larry Fink gibi aktörlerin rolünü ise şu şekilde özetliyor:

“Çok uluslu şirketler ülkelerden çok daha büyük ve güçlüdür. BlackRock bir ülkeden sonsuz derecede daha güçlüdür. Bunlar vatansever insanlar değiller. Umurlarında bile değil. Sadece yönettikleri ve yönetmek istedikleri varlıkların büyümesini hedeflerler. Ukrayna’da devam eden savaş veya Gazze’deki soykırım umurlarında değil. Onların çocukları bu savaşlarda ölmeyecek. Onlar bu yıkımlardan, Avrupa’nın yeniden silahlanmasından para kazanıyorlar. Sadakatleri sadece paraya.”

Prashad, sermayenin entelektüel arka planını ve Klaus Schwab, Yuval Noah Harari gibi figürlerin “göz boyama” işlevini bir metaforla açıklıyor. Asıl vizyonerlerin Peter Thiel gibi ırkçı ve faşist isimler olduğunu belirtiyor:

“Peter Thiel paranın önde gelen bir entelektüelidir. O bir ırkçı, bir öjenist ve bir faşisttir. İnsanlığın çoğunluğunu umursamaz. Geri kalanımız onun için sadece yemdir, gereksizdir. İster tarlalarda çilek toplayalım, ister bunu bir robot yapsın; onun için önemsizdir.”

Dünya Ekonomik Forumu (WEF) ve onun etrafındaki popüler isimlerin ise sadece halkı uyuşturmak için kullanıldığını ifade eden Prashad, sözlerine şöyle devam ediyor:

“Yuval Harari ve diğerleri, Peter Thiel’in o acı verici ve sert ameliyatının anestezi uzmanlarıdır. Onlar, halka havaalanlarında satılan, uyduruk ve göz boyayan kitaplar sunarlar. Bu hilelerle dünyayı kurtarmaya çalıştıklarına inanmanızı sağlarlar ve Peter Thiel’in doğrudan, sert açıklamalarını yumuşatırlar.”

Prashad, küresel sermaye düzeninin siyasete müdahale ederken belirlediği değişmez kırmızı çizgileri de vurguluyor. Amerikan başkanlarının ve Batılı liderlerin uymak zorunda olduğu ilk kuralı net bir şekilde ortaya koyuyor:

“Peter Thiel’den aşağıya doğru hepsi, İsrail’e biat etmenin önemli olduğu konusunda hemfikirdir. Bu tartışılamaz bir kuraldır. Hiçbir Amerikan başkanı bunun dışına çıkamaz.”

İsrail’e sadakatten sonra gelen ikinci temel kuralın, “sermayenin kurduğu bu sömürü düzenine itiraz eden herkesin yok edilmesi” olduğunu belirten Prashad, devletlerin bu şirketler adına nasıl birer kas gücü olarak kullanıldığını şu ifadelerle aktarıyor:

“Peter Thiel, Elon Musk ve BlackRock’ın kurmak istediği dünya düzenine yönelik herhangi bir tehdit boğulmalıdır. Hugo Chavez böyle bir tehditti, Evo Morales öyleydi. Çin’in teknoloji üretmesi veya Rusya’nın Batı’ya boyun eğmemesi bu yüzden birer tehdittir. Çinlilere veya Ruslara karşı ırksal bir düşmanlıkları yok. Sorun, ayağa kalkıp ‘Sizin yolunuz bizim yolumuz değil, biz farklı bir şey yapıyoruz’ demeleridir. O emri verdiğinizde, yok edilirsiniz.”

Prashad, sermayenin kendi ordusu olmadığı için devletleri kullandığını belirterek sözlerini şu çarpıcı tespitle tamamlıyor:

“BlackRock’ın bir ordusu yok. Bu yüzden kendi adına hareket edecek insanlar bulması gerekir: ABD, evet, ama aynı zamanda NATO ve Birleşik Krallık hükümeti. Keir Starmer ile Trump arasında, Filistinlilere yönelik soykırım veya İran’a karşı savaş söz konusu olduğunda bir milimetrelik bile boşluk yoktur.”

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu