Nükleer caydırıcılık: İran ve Kuzey Kore çatlağı
Nükleer caydırıcılık, İran ve Kuzey Kore’ye yönelik farklı tutumları nasıl açıklıyor? Washington’ın askeri yaklaşımındaki stratejik çelişki mercek altında.
Abdulkadir Aksöz/Doktorant, İstanbul Medeniyet Üniversitesi
Uluslararası siyasette bir devletin karşı tarafa verebileceği zararın büyüklüğü, çoğu zaman maruz kalacağı muameleyi belirliyor. Güç dengesinin zayıf aktörler aleyhine bozulduğu bir ortamda askeri baskı, yaptırım ve müdahale ihtimali artıyor. Ancak saldırının maliyeti kabul edilemez bir seviyeye çıktığında, daha önce tehdit altında bulunan devlet hesaba katılması gereken bir riske dönüşüyor. İran ile Kuzey Kore arasındaki fark, nükleer caydırıcılığın bu sert işleyişini açık biçimde gösteriyor.
İran, nükleer silaha sahip olmadan bu eşiğin gerisinde kalırken; siber saldırılar, sabotajlar, suikastlar, yaptırımlar ve askeri operasyon tehditleriyle karşı karşıya bulunuyor. Tahran’ın nükleer kapasiteye ulaşma ihtimali dahi bölgesel güç dengeleri açısından kırmızı çizgi kabul ediliyor. Buna karşılık Kuzey Kore’nin nükleer kapasitesi ve kıtalararası balistik füze programı, ABD’nin doğrudan askeri müdahale seçeneğine daha temkinli yaklaşmasına yol açıyor.
İran’a baskı, Kuzey Kore’ye temkin
Washington, İran söz konusu olduğunda İsrail’in güvenliği ve Orta Doğu’daki nüfuz dengeleri çerçevesinde daha sert araçlara başvurabiliyor. İran’ın nükleer altyapısı, bilim insanları ve askeri unsurları çeşitli saldırı ve baskı yöntemlerinin hedefi olurken, ülke henüz karşı tarafa ağır ve kesin bir misilleme tehdidi yöneltecek nükleer kapasiteye sahip değil.
Kuzey Kore’de ise tablo farklı. Pyongyang, ABD ana karasına ulaşabilecek kıtalararası balistik füze kapasitesi geliştiriyor ve nükleer başlıklara sahip olduğu değerlendiriliyor. Bu durum, olası bir saldırının Güney Kore, Japonya ve daha geniş ölçekte ABD toprakları açısından ciddi sonuçlar doğurabileceği kaygısını güçlendiriyor. Bu nedenle Washington’ın Kuzey Kore’ye yaklaşımında askeri müdahale söyleminden çok kınama, yaptırım ve diplomatik baskı öne çıkıyor.
Caydırıcılığın temelindeki korku dengesi
Nükleer caydırıcılık, silahın yalnızca fiziksel yıkım gücüne değil, karşı tarafın zihninde oluşturduğu misilleme korkusuna dayanıyor. Uluslararası ilişkiler teorisyeni Kenneth Waltz’ın vurguladığı gibi, anarşik uluslararası sistemde devletler güvenliklerini büyük ölçüde kendi imkanlarıyla sağlamak zorunda kalıyor. Kuzey Kore yönetimi de güvenliğini, nükleer kapasiteyi rejimin devamlılığının temel aracı olarak görerek sağlamaya çalışıyor.
Thomas Schelling’in yaklaşımında da nükleer silahların asıl etkisi, kullanılmasından önce yarattığı belirsizlik ve dehşet dengesinde ortaya çıkıyor. Kuzey Kore nükleer tesislerini korunaklı alanlara yerleştirerek, hareketli fırlatma sistemleri geliştirerek ve misilleme kapasitesini güçlendirerek olası bir saldırının bedelini yükseltti. Bu tablo, ABD’nin önleyici saldırı seçeneğini son derece riskli hale getiriyor.
Yüksek riskli bir doktrin
Kuzey Kore’nin konvansiyonel güç bakımından ABD-Güney Kore ittifakının gerisinde olması, nükleer kapasiteye daha fazla önem vermesine neden oluyor. Pyongyang’ın 2022’de açıkladığı doktrin, lider kadrosuna yönelik bir saldırı veya suikast girişimi algılanması halinde nükleer silah kullanımını gündeme getiriyor. Bu yaklaşım, kuşatılmış bir yönetimin güvenlik anlayışını yansıtırken, yanlış hesaplama riskini de artırıyor.
İran ile Kuzey Kore arasındaki muamele farkı, uluslararası sistemdeki güç ve ahlak tartışmasını da beraberinde getiriyor. Ortaya çıkan tablo, nükleer caydırıcılığın güçlü devletlerin müdahale alanını daraltabildiğini; bu kapasiteye sahip olmayan ülkelerin ise askeri baskı ve yaptırımlar karşısında daha kırılgan kaldığını gösteriyor. Kuzey Kore nükleer eşiği aşarak kendisine yönelik doğrudan müdahalenin maliyetini yükseltirken, İran bu eşiğe ulaşamamanın sonuçlarıyla karşı karşıya bulunuyor.




