Mekke Anlaşması: Batı’nın Perspektifinden Değerlendirme
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Mekke Anlaşması’nın önemini vurgulayarak, bölgesel işbirliği ve güvenlik konularını ele aldı.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Mekke Anlaşması’nın Türkiye için taşıdığı önemi birkaç gün önce Londra’da yayımlanan Şarku’l Avsat gazetesine verdiği röportajda detaylandırdı. Bu anlaşmanın temel unsurları arasında, Birleşmiş Milletler’in 51. maddesinde belirtilen meşru müdafaa hakkının yer aldığı ve ana hedefin caydırıcılığı artırmak, ülkeler arası dayanışmayı güçlendirmek ve bölgedeki istikrarı korumak olduğu vurgulandı.
Erdoğan, bu anlaşmanın özellikle ABD-İran gerilimine karşı geçici bir blok oluşturmadığını ve hiçbir devleti hedef almadığını ifade etti. Uzun vadede daha geniş bir bölgesel işbirliği ortamı yaratmayı öngördüklerini belirtti. Mekke Anlaşması, yalnızca askeri işbirliği değil, aynı zamanda terörle mücadele, enerji arz güvenliği ve deniz ticaret yollarının korunması gibi konuları da kapsayan geniş bir perspektif sunuyor.
Türkiye’den gelen ilk tepkiler, anlaşmanın bazı kesimler tarafından İsrail’e, diğerleri tarafından ise İran’a karşı bir blok olarak algılandığını gösteriyor. Ancak Türkiye ve diğer imzacı ülkeler, anlaşmanın herhangi bir ülkeyi hedef almadığını vurguluyor. Erdoğan, Avrupa’nın büyük savaşlar sonrası istikrar ve güvenliği sağlamak için ortak hareket ettiğini, ardından ekonomik bütünleşmeye yöneldiğini hatırlatarak, Körfez bölgesinin istikrarının Asya, Avrupa ve Afrika arasındaki ekonomik bağların güvenliği açısından stratejik bir öneme sahip olduğunu belirtti.
Mekke Anlaşması’nın uzun vadede savunma ortaklığından daha kapsamlı bir bölgesel ittifaka dönüşmesi hedefleniyor. Batı’daki yorumcular, bu girişimi “Batı’ya karşı bir cepheleşme” olarak değerlendirmedi. Bunun yerine, önemli bir stratejik hamle ve niyet beyanı olarak yorumladılar. Anlaşma, ABD’nin yarattığı belirsizlikler nedeniyle ortaya çıkan güç boşluğuna karşı Ortadoğu’dan Güney Asya’ya kadar uzanan bir perspektifte “orta güçlerin” inisiyatifi olarak değerlendiriliyor.
Şubat ayında Netanyahu, Hindistan Başbakanı Modi’nin ziyareti sırasında bazı Arap ve Afrikalı devletlerle birlikte “Altıgen İttifaklar” kuracağını açıklamıştı. Mekke Anlaşması, bu girişimle kıyaslandığında daha geniş bir etki alanına sahip görünüyor. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasındaki işbirliği, bölgedeki genişleme potansiyeli açısından daha gerçekçi bir görünüm sunuyor. Ancak anlaşmanın “herhangi bir ülkeyi hedef almadığı” vurgusu, daha kapsayıcı bir yaklaşımın işaretini veriyor.
Son dönemde Suudi Arabistan ile İsrail arasında normalleşme girişimleri yaşanmıştı. Bu durum, Filistin politikası değişirse potansiyel bir normalleşmeye kapı aralayabilir. Mekke Anlaşması’nın askeri, ekonomik ve nükleer kapasiteleri açısından dikkat çekici unsurları bulunuyor. Türkiye, NATO’nun en büyük ikinci ordusuna sahipken, Suudi Arabistan son yıllarda savunma alanında büyük yatırımlar yapmış bir ekonomik güç. Pakistan ise nükleer kapasiteye sahip tek ülke olarak bu üçlü işbirliğine önemli bir katkı sağlıyor.
Mekke Anlaşması, bu üç ülkenin sahip olduğu farklı özellikleri bir araya getirerek, bölgede yeni bir stratejik hamle ortaya koyuyor. Türkiye, geçmişte benzer girişimlerde bulunmuş, 1937’de imzalanan Sadabat Paktı ile bölgedeki güvenliği sağlamaya çalışmıştı. Ancak bu pakt, İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle akamete uğramıştı. 1955’te imzalanan Bağdat Paktı ise Soğuk Savaş döneminde Sovyet tehdidine karşı bir kalkan olarak düşünülmüştü, ancak başarılı olamamıştı.




