Kurtuluş Anlatısı ve Yoksullaşmanın Derin İzleri
Kurtuluş anlatısının yoksullaşmaya etkileri ve dilin bu süreçteki rolü ele alınıyor.
Vahdettin İnce / Star
Vatan, kelimelerin ufku kadardır
1967 Arap-İsrail savaşını hatırlıyorum. O zamanlar çocuk yaşta, köyde arkadaşlarımla oynarken köylülerin sohbetlerine kulak misafiri olurdum. “Kuds-i Şerif düşmüş” dediklerinde yüzlerinde beliren hüzün hâlâ gözlerimin önünde. Kudüs, onlara o kadar yakın görünüyordu ki, sanki hemen yanımızdaymış gibi hissediyorlardı. Köylüler, Arapların İsrail ile baş edemediğini ve Türkiye’nin devreye girmesi gerektiğini düşünerek, saf bir umutla “Ah, bir razı olsa gavur, alimallah yirmi dört saatte Kuds-ı Şerif’i alırız” derlerdi. Yasin Aktay’ın “Yeni Şafak”taki köşesinde sorduğu “Vatan toprağı nasıl Arap çölü oldu?” sorusu, o anıları yeniden canlandırdı. Kudüs’ün düşüşü, Birinci Dünya Savaşı’ndaki askeri sebeplerle hâlâ tam olarak anlaşılamamış bir geri çekilme ile gerçekleşmişti. Yüzyıllar boyunca vatan topraklarından çekilmenin zafer ve kurtuluş olarak sunulması ise ayrı bir trajedi.
Günümüzde Suriye, bir başka vatan toprağı olarak gündemde. “Arap-Kürt savaşı” olarak adlandırılan bu durum, akıl almaz bir çelişkiyi barındırıyor. Oysa bu topraklar, geçmişte “Diyar-ı Şam” olarak biliniyordu ve Şam-ı Şerif henüz Suriye olmamıştı. Bu topraklar, Türk, Kürt ve Arap’ın değil, ümmetin, yani hepimizin vatanıydı. Zamanla çölleştirilip Suriye haline geldi. Yüz yıl önce, askeri sınırlarımız henüz tel örgülerle çevrilmemişken, bu topraklar zihinlerimizde geniş bir ufuk oluşturuyordu. Aşıklarımız, Van’dan yola çıkarak sevgilileri için Şam’ın pazarlarında fistan alırlardı. “Şam, Heleb, Diyarbekir/ bazara dere te kir” diyerek aşklarını dile getirirlerdi. Ancak şimdi, vatan toprağının “Arap çölü” haline gelmesiyle birlikte, dilimiz de çoraklaşmış durumda. Geleneksel türkülerin sınırları aşamadığı bir dönem yaşıyoruz.
Oysa kelimeler, bir zamanlar Halep’e kadar ulaşmamıza yardımcı oluyordu. Aşık, sevgilisiyle buluşmak için sabahın erken saatlerinde yola çıkarken, Halep’in horozları yeni yeni ötmeye başlardı. “Kula Helebe” (Şark çıbanı) ve “Sabuna Reqe” (Rakka sabunu) gibi ifadeler, geçmişin izlerini taşırken, şimdi bu topraklara sıkışmayı zafer olarak nitelendirmek mümkün değil. Eğer “Teli”ye uyacak bir bilezik yoksa, dükkanların sayısının ne önemi var ki?




