Gazze Ablukasının Akdeniz Üzerindeki Etkileri
Gazze ablukası, Akdeniz’deki görünmez işgal düzenini ortaya koyuyor.
Yeni Şafak / Ersin Çelik
Sumud’un etkisi-2: Akdeniz kimin denizi?
Sumud Filosu, Gazze ablukasına dikkat çekmek amacıyla gerçekleştirdiği ikinci misyonunda hedeflerine ulaşamadı; ancak bu sefer Akdeniz’in “gizli egemenlik haritasını” gözler önüne serdi. Bu sivil hareket, birçok aktivistin ağır baskılara maruz kaldığı bir süreçte, askeri ve jeopolitik dengeleri sarstı ve devletlerin İsrail karşısındaki çaresizliğini pek çok açıdan ortaya koydu.
Son filoya yönelik saldırılar, Akdeniz’in artık İsrail’in keyfi bir denetim ve askeri operasyon alanı haline geldiğini gösteriyor. Siyonist güçler, Sumud Filosu’na iki kez müdahale etti; ilkinde, Gazze kıyılarından yüzlerce mil uzakta, Girit Adası açıklarındaki uluslararası sularda teknelere asker çıkardı. İkinci müdahalede ise Kıbrıs hattında, Gazze’ye doğru ilerleyen aktivistleri açık denizde durdurarak korsanlıkla Aşdod Limanı’na götürdü.
Uluslararası hukuka ve deniz hukukuna göre, bu tür korsanlık eylemlerine karşı Akdeniz’e kıyısı olan devletlerin harekete geçmesi gerekiyordu. Ancak İsrail’in istediği noktada operasyon yapabilmesi, uluslararası sularda açık deniz serbestisi ilkesini ihlal ederek gemilere el koyabilmesi ve birçok ülkenin vatandaşını kaçırabilmesi, Akdeniz’deki egemenlik düzeninin fiilen askıya alındığını gösteriyor.
Girit açıklarındaki müdahale, Avrupa’nın Akdeniz’deki varlığına ve egemenlik iddialarına da bir darbe vurdu. İsrail, başta İtalya ve Yunanistan olmak üzere kıyıdaş ülkelere, “Akdeniz’de güvenlik sınırlarını ve hukuku ben belirlerim” mesajını verdi. Avrupa Birliği, günlerce sadece “endişe” açıklamaları yaparken, İsrail, kıyılarından yüzlerce mil uzakta operasyon kapasitesini artırdı.
Bu durumda, Akdeniz’in artık İsrail’in ilan edilmemiş “görünmez karasularıyla” yönetildiğini söylemek mümkün. Savaş gemileri, insansız hava araçları ve sivilleri kaçırma operasyonlarına karşı İsrail’e “Dur!” diyecek bir güç bulunmuyor.
Akdeniz’in karasuları, kıta sahanlıkları ve münhasır ekonomik bölgeleri mevcutken, NATO güvenlik alanları, Avrupa Birliği deniz sınırları ve askeri üsler de bu bölgededir. Yani Akdeniz, birçok devletin egemenlik iddialarının çakıştığı dünyanın en hassas denizlerinden biri.
Normal koşullarda, başka ülkelerin sorumluluk alanlarına girerek askeri operasyon düzenlemek uluslararası bir kriz sebebi olmalıdır. Ancak bu süreç, başka bir gerçeği de gözler önüne serdi: İsrail, yalnızca işgal ettiği Filistin kıyılarını değil, Akdeniz’in tamamını kendi güvenlik alanı olarak gören bir barbarlıkla hareket ediyor.
Kıbrıs hattındaki ikinci müdahale, durumu daha da karmaşık hale getirdi. Türkiye, KKTC, Güney Kıbrıs, Mısır, İngiliz üsleri ve Doğu Akdeniz enerji denklemindeki tüm gerilim başlıklarının kesiştiği bir bölgede, İsrail’in yine askeri güç kullanarak operasyon gerçekleştirmesi dikkat çekti.
Küresel sistemin kurduğu yapıların ne denli pasifize olduğu, Sumud’un “güncelleme testiyle” açığa çıktı. Peki, bu tablo neyi değiştirecek? Bazı yorumcular, yaşananları “İsrail gücünü gösterdi, herkesi sindirdi” şeklinde değerlendirebilir. Ancak Avrupa’nın “uluslararası hukuk düzeni” söyleminin, birkaç sivil tekneyi bile koruyamayacak kadar zayıf olduğu, medeniyet, insan hakları ve “standartlar söyleminin” nasıl çöktüğü tüm dünya tarafından görüldü.
Artık hiç kimse Akdeniz’deki gelişmeleri, İsrail’in “güvenlik refleksi” ya da “meşru müdafaa” kavramlarıyla değerlendiremeyecek. Gazze, kurulu düzenlerin neden çöktüğünü ve neden sürdürülemez hale geldiğini göstererek dünyaya hâlâ yön vermeye devam ediyor.
Bu nedenle Sumud Filosu, canlarını tehlikeye atarak Gazze’ye gitme iradesini ortaya koyarken, Akdeniz’in kimler tarafından ve nasıl bir zorbalıkla yönetildiğini gösteren bir sivil hakikat aynası haline geldi. Sumud, egemenlerin yüzündeki sahte hukuk makyajını Akdeniz’in sularında tamamen eritti. Gazze ablukasının yalnızca Gazze kıyılarında değil, Akdeniz’in neredeyse tamamına yayılan bir işgal olduğunu artık herkes görmüş durumda.




