İsrail’in Filistinli Tutuklulara Yönelik İdam Yasası: Ahlaki Çöküş
İsrail’in Filistinli siyasi tutuklulara yönelik idam yasası, uluslararası hukuka ve evrensel ahlaka açık bir saldırı niteliği taşımaktadır.
İsrail’in Filistinli siyasi tutukluları idam yasası: Ahlaki çöküş
İşgalci İsrail yönetimi, Filistinli siyasi tutuklulara yönelik idam cezasını öngören yeni bir yasa çıkardı. Bu düzenleme, yalnızca tartışmalı bir uygulama değil, aynı zamanda uluslararası hukukun ve evrensel ahlakın temel ilkelerine yönelik açık bir saldırıdır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşturulan hukuki düzenin temellerini sarsan bu yasa, güvenlik tedbiri kılıfı altında sistematik ayrımcılığı meşrulaştırmakta ve etnik köken ile ulusal kimlik temelinde ölüm cezası uygulanmasını mümkün kılmaktadır.
1948’den bu yana süregelen İsrail politikaları, sistematik katliamlar, kitlesel sürgünler ve toprak gaspı ile şekillenmiştir. Filistinli tutuklular, yıllar boyunca işkence, kötü muamele ve temel haklarından mahrum bırakılma gibi ağır insan hakları ihlallerine maruz kalmıştır. Gazze’ye yönelik soykırım niteliğindeki saldırılar, bu ihlalleri daha da derinleştirmiştir. Sonuç olarak, kitlesel can kayıpları, büyük yıkımlar ve sürekli bir şiddet ortamı ortaya çıkmıştır.
Bu yeni yasa, yıllardır süregelen baskı politikalarının bir devamı niteliğindedir. Filistinlilere yönelik ayrı bir hukuk düzeni oluşturulurken, İsrail vatandaşları için farklı bir sistemin uygulanması, ikiyüzlü bir yargı mekanizmasını kurumsallaştırmaktadır. Bu durum, bir halkı bilinçli olarak en ağır cezaların hedefi haline getirirken, benzer durumdaki diğer grupları bu cezanın kapsamı dışında tutmaktadır.
Etnik kimliğe dayalı ölüm cezası
İsrail’in taraf olduğu Medeni ve Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesi, yaşam hakkını koruma altına alırken, yasaların ırk veya ulusal köken ayrımı gözetmeksizin uygulanmasını zorunlu kılmaktadır. Ancak bu yeni yasa, ölüm cezasını yalnızca Filistinlilere özgü hale getirerek, adaletle bağını koparmakta ve etnik zulmün bir aracı haline getirmektedir.
Yasanın en kaygı verici boyutu, İsrail’in askeri işgal düzenindeki işlevinde yatmaktadır. Ölüm cezasının yalnızca işgal altındaki halka uygulanması, uluslararası insancıl hukukun açık bir ihlali anlamına gelmektedir. Yasa savunucuları, ülkelerindeki güvenlik tehditlerini gerekçe göstererek olağanüstü önlemleri meşrulaştırmaya çalışsalar da, uluslararası hukuk, güvenlik gerekçesiyle yapılan ayrımcılığı kesin bir dille reddetmektedir. Çatışmanın yoğunluğu arttıkça, hukuki normların korunması ve güç istismarının önlenmesi yükümlülüğü de artmaktadır. Tarih, hukukun belirli gruplara karşı bir silaha dönüşmesinin adaletin değil, baskının aracı haline geleceğini göstermektedir.
Ayrımcılık, yalnızca açık bir biçimde değil, aynı zamanda kurumsal hukuki mekanizmalar aracılığıyla bir grubun diğerine karşı sistematik egemenlik kurmasıyla da tanımlanmaktadır. Bir etnik gruba en ağır cezayı öngören ve diğerini bu yaptırımdan muaf tutan bir yasa, bu sistemin temel özelliklerini açıkça ortaya koymaktadır. Böyle bir düzenlemeyi, hukuki eşitsizliğin kalıcı bir zemin kazanması olarak değerlendirmemek neredeyse imkansızdır.
90’dan fazla Filistinli tutuklu, İsrail gözaltı tesislerinde hayatını kaybetmiştir. Bu durum, tutukluluğun bizzat devlet güvencesiyle işleyen bir ölüm mekanizmasına dönüştüğünü göstermektedir.
Bir politika olarak işkence, tecavüz ve tıbbi ihmal
Filistinli ve uluslararası insan hakları örgütleri, gözaltındaki kişilerin işkence, tecavüz ve cinsel şiddet gibi sistematik ihlallere maruz kaldığını kaydetmiştir. Tedaviye erişimin engellenmesi ve cezalandırıcı kısıtlamalar, yıllardır devam eden bir uygulamadır. Bu yasa, geçmişteki ihlallerle bir hesaplaşma değil, bu ihlallerin hukuki düzlemde sürdürülmesi ve derinleştirilmesidir. Fiili infazları resmi bir devlet politikası haline getirmektedir.
Jeopolitik yansımaları oldukça ağır olacaktır. İsrailli yöneticiler, bu yasayla uluslararası normları açıkça ihlal etmekte ve dünyanın büyük ölçüde geride bıraktığı idam cezasını yeniden gündeme taşımaktadır. Cezanın etnik temellere göre seçici bir biçimde uygulanması, gelişen küresel insan hakları standartlarını alenen çiğnemekte ve hukukun ırk temelli siyasi denetimin bir aracı haline dönüşmesine yönelik tehlikeli bir kararlılığı göstermektedir.
Uluslararası toplumun bu duruma karşı sessizliği de en az yasanın kendisi kadar rahatsız edicidir. Bazı Avrupa ülkeleri ve Müslüman çoğunluklu devletler açıklamalar yapmış olsa da, bu yeterli değildir. Söylem ile eylem arasındaki bu derin uçurum, uluslararası hukukun etkin bir biçimde uygulanamamasındaki yapısal çöküşü gözler önüne sermektedir. Ortaya çıkan sistem, ilkeler yerine siyasi çıkarlar tarafından yönlendirilmektedir.
Uluslararası hukuktan geriye ne kaldı?
Bu yasa, nihayetinde uluslararası hukuk düzeninin tamamını ilgilendiren varoluşsal bir soruyu gündeme getirmektedir: Uluslararası hukuk, bu denli süregelen bir saldırıya dayanabilecek mi, yoksa eşitlik ve ayrımcılık yasağı kavramları, güçlü olan her talep ettiğinde içi boşaltılmaya mahkum mu olacak?
Bu soruların yanıtları yalnızca mahkemelerden ya da diplomasi masalarından gelmeyecek. Belirleyici olan, uluslararası toplumun kararlı bir şekilde harekete geçip geçmeyeceği ya da bu sessiz suç ortaklığını sürdürüp sürdürmeyeceğidir. Eğer müdahale edilmezse, bu yasa yürürlüğe girecek ve tehlikeli bir emsal teşkil edecek, başka devletleri de hukuku etnik ve siyasi baskının aracına dönüştürmeye özendirecek ve dünya genelinde insan haklarının zayıf zeminini daha da çökertmeye devam edecektir.
Daha kötü bir tablo düşünülemez. Mesele, yalnızca bir yasa veya bir çatışmadan ibaret değildir. Adaletin kimlik temelli olmaması gerektiği ilkesi üzerine kurulu küresel hukuk düzeninin geleceği ve bu ilkenin güç sahipleri tarafından bilinçli olarak çiğnenmesi durumunda insanlığın karşılaşacağı sorunlar, bu durumun ciddiyetini ortaya koymaktadır.




