Kardeşler Arasındaki Miras Çatışmaları: Mülk Mü, Dünya Mı?

Kardeşler arasındaki miras anlaşmazlıkları, insan ilişkilerini nasıl etkiliyor? Mirasın gerçek anlamı nedir?

Kardeşler Arasındaki Miras Çatışmaları: Mülk Mü, Dünya Mı?

Bir ailenin evlatlarına yıllarca verdiği emek, aynı sofrada paylaştıkları anılar, hastalıklarında gösterilen özveri, bir gün bir kayıpla sona erebilir. Anne veya baba hayatını kaybettiğinde geriye kalan miras, yıllarca süren kardeşlik bağlarını tehdit edebilir. Bir ev, bir tarla, birkaç dükkân ve bir miktar para, kardeşlerin birbirine düşmesine neden olabilir. Bir zamanlar can yoldaşı olan insanlar, şimdi mahkeme kapılarında karşı karşıya gelebiliyor. Peki, burada ne değişti? Mülk mü arttı, kardeşlik mi azaldı?

Aslında mesele sadece miras paylaşımı değil; insanın dünyaya bakış açısıyla ilgilidir. İnsan, sahip olduğu şeyleri gerçekten kendisine ait zannettiğinde, bu durum kardeşleri bile karşı karşıya getirebilir. Kur’an, bu ‘benim’ duygusunu sarsan bir gerçekliği ortaya koyar: “Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır.” Biz bu dünyaya boş geliriz ve boş gideriz. Arada sahip olduğumuz şeyler ise emanet niteliğindedir. Emaneti mülk zanneden insan, onun uğruna kardeşini bile karşısına alabilir. Oysa mülkün gerçek sahibi Allah’tır.

Malın geçici doğası üzerine sıkça söylenir: “Mal da yalan, mülk de yalan; var biraz da sen oyalan.” Bu söz, dünya malının geçiciliğini hatırlatır. Bugün üzerinde hak iddia ettiğimiz bir evin kapısından yarın cenazemiz çıkabilir. Bölüşemediğimiz serveti, arkamızdan gelenler paylaşabilir. İnsan, birbirine düşerek alamadığı malı, başkalarının kavgasız gürültüsüz paylaşabileceğini unutmamalıdır.

Kur’an, miras konusunu insanların keyfine bırakmamış; Nisâ Suresi’nde miras paylaşımına dair hükümler belirlemiştir. Kız ve erkek çocukların, anne-babanın ve eşlerin mirastaki hakları açıklanmıştır. Miras meselesi, sadece aile içi bir anlaşmazlık değil, Allah’ın belirlediği bir hakkın sahibine teslim edilip edilmemesi meselesidir. Bu nedenle, mirasta bir başkasının hakkını yemek, “Aile içinde hallederiz” denilerek geçiştirilebilecek basit bir konu değildir; zira ortada kul hakkı vardır.

Miras kavgaları bazen o noktaya gelir ki, insanın dili tutulur. “Ben daha çok emek verdim,” “Ben anne-babama baktım,” gibi ifadelerle hak iddiaları ortaya konur. Ancak burada önemli olan, Allah’ın belirlediği hakkın üzerine kendi hesabımızı koymaya hakkımız olup olmadığıdır. Kardeşinin payını kendi çocuklarına aktarmak, bunu “aile malı” diyerek meşrulaştırmak, hak sahibini susturmak, Müslümanın geçiştirebileceği meseleler değildir. Çünkü mirasın sahibi biz değiliz; hakkın sahibi Allah’tır.

Bazen insanın imtihanı büyük paralarla değil, birkaç dönüm arazi, bir ev, bir araba veya birkaç bilezikle gelir. Ancak bu küçük dünya malı, insanın kalbindeki büyük sorunları ortaya çıkarabilir. Gerçek zenginlik, sahip olunanların çokluğu değil, bunların karşısında kalbin ne hale geldiğidir. Resûlullah ﷺ, dünya malının insan üzerindeki çekiciliğine dikkat çekmiş ve bu malın insanları nasıl imtihan ettiğini belirtmiştir. Dolayısıyla mesele, malın varlığı değil, kalbe girmesidir. Mal elinde olabilir ama kalbine girdiğinde insanın kardeşini bile unutturabilir.

Kardeşler arasındaki miras kavgalarının temelinde bazen iman eksikliği yatar. Ancak bu durumu yalnızca “imanı zayıf” diyerek açıklamak eksik kalır. Burada başka bir problem de vardır: Hayata Kur’an ve sünnet perspektifinden bakamamak. İnsan ölümü, hesabı, kul hakkını unuttuğunda, malın emanetten ibaret olduğunu da göz ardı edebilir. Allah’ın koyduğu miras hükümlerini kendi arzusunun önüne koyamıyorsa, mesele yalnızca bilgi eksikliği değil, dünya tasavvurunun bozulmasıdır. Kur’an, dünyanın bir oyun, eğlence, süs, övünme ve mal-mülk yarışından ibaret olmaması gerektiğini hatırlatır. Çünkü dünya geçicidir; asıl kalıcı olan Allah katındadır.

İnsanı en çok yaralayan şey, bazen malın paylaşılmaması değil, kardeşliğin paylaşılmamasıdır. Aynı anne-babanın çocukları, aynı evde büyümüş, aynı sofradan yemek yemiş, belki de aynı yatağın üzerinde çocukluklarını geçirmişlerdir. Ancak bir miras meselesi çıktığında, kardeşler birbirine “Sen kimsin?” diyebiliyor. İşte asıl kayıp burada başlıyor. Bazen insan bir ev kaybetmiyor, kardeşini kaybediyor. Bir tarla kaybetmiyor, ailesini kaybediyor. Birkaç yüz bin lira fazla almak için ömür boyu sürecek bir kardeşliği kaybediyor.

Mirasın en büyük kaybedeni bazen mirasçının kendisidir. Kardeşinizin hakkını aldığınızda, evin büyük kısmı sizin oldu, tarlanın tamamına yakınını üzerinize geçirdiniz. Peki sonra? O kardeşinizin yüzüne bakabilecek misiniz? Çocuklarınızın önünde bunun hesabını verebilecek misiniz? Daha önemlisi, Allah’ın huzurunda bunun hesabını verebilecek misiniz? İşte burada durmak gerekir. Çünkü Allah Resûlü ﷺ, miras hukukundaki payların sahiplerine verilmesi gerektiğini bildirmiştir. Bu, aslında çok açık bir uyarıdır: Hakkı hak sahibine ver.

Miras kavgasının bir başka tarafında ise anne ve babalar bulunmaktadır. Bazen hayattayken çocukları arasında adaletsiz tasarruflar yapılmakta; bir çocuğa daha fazla, diğerine daha az verilmektedir. Yıllar geçtikçe bu durum kardeşler arasında kırgınlıklara yol açabilir. Burada adalet duygusu kaybedilmemelidir. Çünkü anne-babanın bıraktığı mirasın kardeşleri birbirine düşürmesi ne kadar acıysa, hayattayken yapılan adaletsizliklerin yıllar sonra aynı sonucu doğurması da o kadar acıdır.

Miras kavgaları, sadece aile meseleleri değil, toplumsal bir yaradır. Bugün miras yüzünden birbirine küsen kardeşler, mahkemelik olan aileler, yıllarca görüşmeyen akrabalar, birbirinin cenazesine bile gitmeyen insanlar var. Bunlar münferit hadiseler gibi görünse de aslında toplumun büyük bir yarasına işaret ediyor. Çünkü aile çözülürse toplum da çözülür. Kardeşlik duygusu zayıflarsa akrabalık zayıflar. Akrabalık zayıflarsa toplumun dayanışma damarları kurur ve sonunda insan, kendi kardeşine bile güvenemez hale gelir. İşte bu yüzden miras meselesine sadece “Kim ne kadar alacak?” diye bakamayız. Asıl soru şudur: “Biz malı paylaşırken kardeşliğimizi neden kaybediyoruz?”

Asıl miras, belki de anne ve babalarımızdan kalan sadece evler, tarlalar, paralar ve dükkânlar değildir. Bize bir isim, bir aile, bir dua, bir hatıra ve en önemlisi birbirimize emanet edildik. Anne-babamızın mezarına gittiğimizde, orada bize ait hiçbir tapu senedi olmayacak. Ne evimizi götürebileceğiz, ne tarlamızı, ne bankadaki paramızı, ne de mahkemede kazandığımız miras payımızı. Orada sadece amellerimiz olacak. Kur’an’ın hatırlattığı gerçek de budur: “Her canlı ölümü tadacaktır.” Dünya malı ise geride kalacaktır.

Eğer miras paylaşımında hak neyse verilsin, Kur’an’ın koyduğu ölçü neyse ona uyulsun, hukuk ne diyorsa o uygulansın. Ancak bir insan hakkını ararken bile kardeşliğini öldürmek zorunda değildir. Çünkü hakkını almak başka şeydir; kin tutmak başka şeydir. Adalet başka şeydir; intikam başka şeydir. Müslümanın ölçüsü burada ortaya çıkar. Bir gün hepimiz öleceğiz. Arkamızdan evimizde oturanlar, tarlamızı sürenler, paramızı harcayanlar olacak. Ama geriye bir şey kalacak: Nasıl bir insan olduğumuz. Kardeşimizin hakkını koruduysak, adaletli olduysak, anne-babamızdan kalan emaneti hakkıyla paylaştırdıysak, kimsenin hakkını yemediyseniz, işte o zaman gerçekten kazanmış oluruz. Ama birkaç metrekare toprak için kardeşimizi kaybettiysek, birkaç altın için gönül kırdıysak, bir ev için yıllarca sürecek küslükler bıraktıysak, ve bütün bunları yaparken Allah’ın huzuruna gideceğimizi unuttuysak, o zaman elimizde çok şey kalmış gibi görünse de aslında çok büyük bir kayıp yaşamışızdır. Çünkü mal da yalan, mülk de yalan. Asıl gerçek olan, insanın Rabbine götüreceği amellerdir. Ve belki de insanın kendisine sorması gereken en ağır soru şudur: “Ben bu dünyada mirastan ne kadar pay aldım?” değil, “Bana emanet edilen kardeşliğin hakkını ne kadar korudum?” Çünkü Allah’ın huzurunda mesele sadece “Ne kadar malın vardı?” olmayacak. Asıl meselelerden biri de: “Sana verilen nimetlerle ne yaptın ve insanların hakkına nasıl davrandın?” olacaktır. İşte miras kavgasının bize bıraktığı en büyük ders budur: Dünya malı kardeşten değerli hale geliyorsa, sorun malda değil; insanın mala yüklediği anlamdadır. Ve Kur’an’ın bize öğrettiği hayat anlayışında; mal emanet, mülk Allah’ın, insan ise imtihandadır.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu