Yeni Paradigmada Oryantalizm ve Oksidentalizm Üzerine Derinlemesine İnceleme
Oryantalizm ve oksidentalizm kavramları arasındaki derin bağları ve tarihsel gelişimleri ele alan kapsamlı bir analiz.
Kavramlar, düşünce ve kültür dünyasının temel taşlarını oluşturur. Doğru anlaşıldıklarında daha sağlıklı değerlendirmelere yol açarken, yanlış yorumlandıklarında ise hatalı ve absürt sonuçlar doğurabilirler. Bu bağlamda, oryantalizm ve oksidentalizm kavramlarını incelerken, her iki terimin de anlamlarını ve birbirleriyle olan ilişkilerini göz önünde bulundurmak önemlidir. Oksidentalizm, oryantalizmin zıttı olarak ortaya çıkmış bir kavramdır.
Oryantalizm, Batı’nın Doğu toplumları, kültürleri ve dilleri üzerine yaptığı araştırmaların genel adıdır. Bu terim, 18. ve 19. yüzyıllarda gelişen sanayi kapitalizminin zihniyetiyle şekillenen, Amerikalı ve Avrupalıların Doğu’ya dair önyargılı yorumlarını ifade eder. Edward Said, bu kavramı olumsuz bir anlamda kullanarak, Batı’nın Doğu’yu dışlayıcı ve ötekileştirici bir bakış açısıyla değerlendirdiğini savunmuştur. Buna karşın, Bernard Lewis gibi bazı Batılı akademisyenler Said’in bu olumsuz yüklemelerini eleştirmiştir.
Kelimelerin Latince kökeni, güneşin doğuşunu ifade eden ‘oriens’ terimine dayanır ve coğrafi olarak Doğu’yu tanımlar. Oryantalizmin karşıtı olarak türetilen oksidentalizm ise, Batı’ya yönelik Doğulu önyargıları ifade eder. Roma İmparatorluğu döneminde, Doğu olarak adlandırılan bölge, günümüzdeki Orta Doğu’yu kapsamaktadır.
Batılı kaşiflerin Asya’ya yaptıkları seyahatler, Doğu’ya dair anlayışları değiştirmiştir. 18. yüzyıldaki Aydınlanma Dönemi düşünürleri, bazen Doğu kültürlerinin, Hristiyan Batı kültürü karşısında daha üstün olduğunu savunmuşlardır. Voltaire, Zerdüştlük inancının Hristiyanlığa üstün olan rasyonel Deizm’i desteklediği görüşüyle bu kültürün incelenmesini teşvik etmiştir. Ancak bu süreç, aynı zamanda sömürgecilik döneminin etkisiyle, Doğu’nun kültürel ve toplumsal yapılarının daha iyi kontrol edilmesi amacıyla şekillenmiştir.
19. yüzyılın ortalarında Doğu Araştırmaları akademik bir disiplin haline gelmiş olsa da, bu alandaki çalışmaların çoğu ırkçı klişeler ve önyargılarla doluydu. Doğu sanatı ve edebiyatı, genellikle ‘egzotik’ olarak değerlendirilmiş ve Klasik Yunan-Roma idealleriyle karşılaştırıldığında daha düşük bir seviyede görülmüştür. Doğu’nun politik ve ekonomik sistemleri, genellikle feodal ‘doğu despotizmi’ olarak tanımlanmış ve bu durum kültürel ilerlemeye engel olarak değerlendirilmiştir.
Rönesans döneminden itibaren Batı’da Çin seramikleri taklit edilmeye çalışılmış, bu da Batı Avrupa’daki dekorasyonlarda Çin temalarının popülerleşmesine neden olmuştur. Ortaçağ, Rönesans ve barok sanatlarında, Kuzey Afrika Müslümanları ve Türklerin tasvirleri, Doğu’nun egzotik ve yozlaşmış bir biçimde sunulmasına yol açmıştır. Viktoryen İngiltere’deki Hristiyan etkisi, Doğu’ya karşı bir düşmanlık ve önyargı doğurmuş, bu da Doğu mitinin oluşumuna katkı sağlamıştır.
Jean Auguste Dominique Ingres’in Türk Hamamı tablosu, Doğu’yu erotikleştirmiş ve Batı’da kabul gören kadın formlarını genelleştirmiştir. 20. yüzyılın ilk yarısında bile, Doğu’ya dair oryantalist imgeler sanat eserlerinde varlığını sürdürmüştür. Matisse’in doğucu çıplak tabloları, Doğu’yu Batı kültürünün bir aynası olarak veya onun gizli yönlerini ifade etme aracı olarak kullanmıştır. Gustave Flaubert’in Salammbô adlı romanında ise Kuzey Afrika’daki Kartaca, antik Roma’nın önündeki bir engel olarak tasvir edilmiştir.
Oksidentalizm ise, Batı’nın olumsuz bir güç olarak algılanmasını ifade eden bir terimdir ve bu kavram, Ian Buruma ve Avishai Margalit’in 2004 tarihli eserleriyle daha da popüler hale gelmiştir. Doğu’da Batı kültürüne karşı duyulan olumsuz görüşlerin kökenleri, Yunan ve Roma dönemine kadar uzanır. Ancak Oksidentalizm, Batı’nın kötü bir güç olduğu anlayışıyla ilişkilendirilirken, bu görüşlerin kökeni Avrupa’daki Aydınlanma akımının muhalefetinde de görülebilir.
Doğu ve Ortadoğu halkları, Batı’yı sömürgecilik döneminde topraklarını istila eden ve kaynaklarını sömüren bir güç olarak değerlendirmiştir. Batı’nın, sadece askeri gücüyle değil, aynı zamanda sömürdüğü topraklardaki toplumsal ve ekonomik düzenlemeleriyle de yerli kültürleri yok etme veya yozlaştırma suçlamalarıyla karşı karşıya kalmıştır. Oryantalist çalışmalara karşı eleştirel yaklaşımların azlığı dikkat çekicidir; bazı kişiler bu çalışmaları ana kaynak olarak görme eğilimindedir. Oryantalizm, bir dönem sadece akademik bir araştırma alanı olarak ortaya çıkmış olsa da, emperyalizme hizmet etme yönü her zaman var olmuştur.
Batının zihinsel kodlarıyla Doğu’yu değerlendirme meselesi ise tartışmaya açıktır. Araştırmaların amaçları dönemden döneme değişiklik göstermekte, ancak çoğu zaman sağlıklı sonuçlar vermemektedir. Oryantalist çalışmaların sonuçları, genellikle Doğu halklarına zarar vermiştir. Oksidentalizm ise, Doğu’nun Batı’ya yönelik değerlendirmesi olarak ele alınabilecek bir olgudur ve bu konu üzerine yapılan çalışmalar oldukça sınırlıdır. Türkiye gibi gelişen bir ülkede bile Oksidentalizm üzerine ciddi bir araştırma bulunmamaktadır.




