İsrail’in Mescid-i Aksa’yı İşgal Stratejisi ve Sonuçları

İsrail’in Mescid-i Aksa üzerindeki etkisi ve stratejileri, Kudüs’ün geleceğini nasıl şekillendiriyor?

Mescid-i Aksa, İsrail’in aşırı sağ kesimi için önemli bir merkez haline geldi. Bu durum, Kudüs’ün ötesinde geniş etkilere yol açabilecek bir dizi gelişmeyi beraberinde getiriyor.

Son günlerde, ABD ve İsrail’in Ürdün’ün Mescid-i Aksa üzerindeki uzun yıllardır süregelen koruyuculuğunu sona erdirmek için çaba gösterdiği iddiaları gündemi meşgul ediyor. Bu iddialar, Trump’ın damadı Jared Kushner’in desteklediği bir plan çerçevesinde şekilleniyor. Plan, Ürdün destekli İslami Vakıflar İdaresi’nin (Evkaf) tasfiyesini ve Mescid-i Aksa’nın “çok dinli turistik alan” olarak yeniden tanımlanmasını öngörüyor. Bu girişim, mevcut dini ve siyasi düzeni değiştirmeye yönelik en kapsamlı hamlelerden biri olarak değerlendiriliyor.

Uzmanlar, Ürdün’ün himayesinin yalnızca sembolik bir koruma değil, aynı zamanda Kudüs ve çevresindeki krizleri sınırlayan bir denge unsuru işlevi gördüğünü belirtiyor. Bu dengenin İsrail tarafından oluşturulacak yeni bir mekanizma ile ortadan kaldırılmasının, bölgedeki huzursuzlukları artırabileceği ifade ediliyor.

Statüko Üzerindeki Tartışmalar

Tartışmalar, 1967’de Doğu Kudüs’ün işgali ile şekillenen ve “statüko” olarak bilinen düzenin etrafında dönüyor. Bu sistem, Müslümanların Harem-i Şerif olarak adlandırdığı alanın idaresinin Ürdün’e bağlı Evkaf kurumunda kalmasını sağlarken, gayrimüslimlerin belirli saatlerde ziyareti ile sınırlı kalıyor.

Kudüs uzmanı Ziyad Abheys, İsrail’in bu statükoyu resmi bir açıklama yapmadan fiilen yeniden tanımladığını savunuyor. Abheys, en önemli değişikliğin Yahudilerin Mescid-i Aksa’daki varlığının ibadet çerçevesine geçişi olduğunu belirtiyor. Bu durum, yalnızca güvenlik meselesi değil, aynı zamanda gelecekteki ortak egemenlik taleplerinin önünü açabilecek bir siyasi ve dini dönüşüm anlamına geliyor.

Amro, Mescid-i Aksa’daki gerçek karar verici aktörün artık İsrail polisi olduğunu vurguluyor. İsrail polisinin giriş saatlerini belirlemesi, yaş sınırlamaları getirmesi ve gece ibadetlerini engellemesi, bu sürecin bir parçası olarak görülüyor. Ayrıca, Kudüs’teki kazılar ve tünel projeleri, tarihi İslami rolü daraltmayı ve İsrail’in egemenliğini kalıcı hale getirmeyi amaçlıyor.

El Halil Örneği

Kudüs’ün güneyindeki İbrahim Camii, bu konuda dikkat çeken bir örnek. 1994’te yaşanan bir katliam sonrası cami kapatıldı ve daha sonra Müslümanlar ile Yahudilerin ibadet alanlarının ayrılması önerildi. Sonuç olarak, cami bölündü ve alanın büyük bir kısmı Yahudi ibadetine tahsis edildi. Bu durum, zamanla kalıcı hale gelen kısıtlamaları da beraberinde getirdi.

Siyasi analist Ahmed Refik Avad, Mescid-i Aksa’da uygulanan modelin de benzer bir yaklaşım olduğunu düşünüyor. İsrail, Yahudi varlığını doğal bir olgu haline getirecek yeni bir gerçeklik inşa ediyor. Bu durum, ileride mekansal bölünmenin zeminini hazırlayabilir.

Geri Dönüşü Zor Bir Gerçeklik

Bu yıl Ramazan ayında, İsrail’in Yahudi ziyaretçilere daha uzun giriş süreleri tanırken birçok Müslümanın Mescid-i Aksa’ya girişini engellemesi dikkat çekti. Filistin Kudüs Valiliği, İsrail’in Evkaf’ın Ramazan hazırlıkları kapsamında gölgelikler kurmasını engellediğini açıkladı. İslam İşbirliği Teşkilatı ve Arap Ligi, bu uygulamaları tarihi ve hukuki statükonun ihlali olarak nitelendirdi.

Avad, sürecin yalnızca Mescid-i Aksa ile sınırlı olmadığını, Kudüs’ün tarihi yapısının yeniden şekillendirildiğini ve bunun bedelini şehrin Arap ve İslami kimliğinin ödediğini belirtiyor.

İsrail Siyasetindeki Dönüşüm

İsrail uzmanı Muhanned Mustafa, son yıllarda yaşanan siyasi değişimlerin süreci hızlandırdığını ifade ediyor. Itamar Ben-Gvir ve Bezalel Smotrich gibi isimlerin Mescid-i Aksa üzerinde Yahudi egemenliği kurma hedeflerini açıkça dile getirmesi, bu durumu pekiştiriyor. Bir zamanlar marjinal kabul edilen fikirler, artık resmi tartışmaların bir parçası haline geldi.

Bu durum, Yahudilerin Mescid-i Aksa’da ibadet etmesi gerektiğini savunan aktivistlere de daha geniş bir hareket alanı sağlıyor. Ancak Filistinliler ve Arap dünyası bu yaklaşımı kesin bir dille reddediyor. Öte yandan, İsrail Başhahamlığı’nın Yahudi dini hukuku gerekçesiyle bu alana girişleri yasaklamaya devam etmesi dikkat çekiyor.

Ürdün’ün Rolü ve Gelecek

Siyasi analist Rasim Ubeydet, yaşananların Kudüs’ün kimliğini ve kutsal mekânlarını dönüştürmeye yönelik bütüncül bir projenin parçası olduğunu belirtiyor. Bu süreç, yalnızca fiziksel yapıları değil, aynı zamanda Filistinlilerin Kudüs’teki varlığını da hedef alıyor. Eski Ürdün Hukuk Bakanı İbrahim el Cezi, Ürdün’ün rolünün tarihi anlaşmalara dayandığını vurguluyor. Herhangi bir girişimin uluslararası hukuku ihlal edeceğini ifade ediyor.

El Cezi, restorasyon çalışmalarının engellenmesinin, karar alma mekanizmasının İsrail polisinin eline geçmesine yol açtığını savunuyor. Hani el Masri ise İsrail’in tepkileri test etme politikası izlediğini düşünüyor. Masri, küçük değişikliklerin ardından tepkilerin ölçüldüğünü ve ciddi bir tepki gelmediğinde bu uygulamaların kalıcı hale geldiğini belirtiyor.

Önceki hükümetlerin daha temkinli davrandığını, mevcut yönetimin ise daha fazla risk almaya hazır olduğunu ifade eden Masri, yapılacak bir hata durumunda Kudüs ve Batı Şeria’da büyük bir patlamanın tetiklenebileceğini vurguluyor. Masri, süreci “Her adım tek başına bakıldığında küçük görünüyor. Ancak hepsi bir araya geldiğinde dünyanın en hassas ve en patlamaya hazır mekânlarından birinde tamamen yeni bir gerçeklik oluşturuyor.” sözleriyle özetliyor.

Kaynak: Mepa News

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu