15 Temmuz: Zihniyet Dönüşümü ve Hakikat Tekelciliği Üzerine
15 Temmuz’un üzerinden geçen on yıl, zihniyet dönüşümünü ve hakikat tekelciliği sorununu gözler önüne seriyor.
Prof. Dr. Mahmut Aydın – Samsun Üniversitesi Rektörü
On yıl önce yaşanan 15 Temmuz darbe girişimi, toplumsal hafızamızda derin izler bıraktı. Zamanla olayların daha analitik ve derinlemesine değerlendirilmesi mümkün hale geldi. Artık bu tarihi olayı, sadece nasıl gerçekleştiğiyle değil, arkasındaki düşünsel ve ahlaki temellerle ele alabiliyoruz.
İlk yıllarda güvenlik ve hukuk odaklı değerlendirmeler ön plandaydı. FETÖ terör örgütünün darbe girişiminin ardından devlet, bu tehdidi ortadan kaldırmak ve benzer girişimlerin tekrarını önlemek için çeşitli önlemler almak zorundaydı. Geçen on yıl içinde, bu alanda önemli gelişmeler kaydedildi; örgütsel yapı büyük ölçüde tasfiye edildi ve devletin kurumsal kapasitesi güçlendirildi. Ancak bu süreç, örgütlerin tasfiyesinin tek başına yeterli olmadığını da gösterdi. Zira örgütler yok edilebilir, fakat onları besleyen zihniyet değişmediği sürece benzer sorunlar farklı şekillerde yeniden ortaya çıkabilir.
Hakikat Tekelciliği
Bugün üzerinde durulması gereken en önemli mesele, kendi milletine silah doğrultabilen ve devletin kurumlarını ele geçirmeyi dinî ve ahlaki açıdan meşru görebilen bir zihniyetin nasıl oluştuğudur. Bu sorunun yanıtı, yalnızca bir örgütün tarihine değil, onu besleyen hakikat anlayışına, otorite tasavvuruna ve ahlak anlayışına bağlıdır. Bu üç alan birbirinden bağımsız değildir; hakikat anlayışındaki bozulma, otorite anlayışını da etkiler ve bu durum zamanla ahlaki muhakemeyi dönüştürür. İşte bu sürecin başlangıç noktası hakikat tekelciliğidir.
Hakikat tekelciliği, bireyin kendi yorumunu mutlak hakikatle özdeşleştirmesi anlamına gelir. Böyle bir anlayışta kişi ya da grup, hakikati arayan değil, ona sahip olduğunu düşünen bir konumda bulunur. Hakikat, araştırılan bir değer olmaktan çıkarak, başkaları adına hüküm verilen bir ayrıcalığa dönüşür. Tarih boyunca din adına üretilen şiddet ve dışlayıcı ideolojilerin temelinde de bu zihniyet yatmaktadır.
Neyin Murad Edildiğini En İyi Allah Bilir
İslam ilim geleneği ise bunun tersini öğretir. İslam düşüncesinde mutlak hakikat yalnızca Allah’a aittir; insanın bu hakikati anlama çabası her zaman beşerîdir. Bu nedenle hiçbir dinî yorum ilahi hakikatle özdeşleştirilemez. Klasik dönem müfessirleri ve fakihleri, yorumlarını ‘Allahu a’lem bi murādihī’ yani ‘Neyin murad edildiğini en iyi Allah bilir’ sözüyle tamamlamışlardır. Bu ifade, insan yorumunun sınırlı, ilahi hakikatin ise mutlak olduğunu kabul eden köklü bir epistemolojik anlayışı yansıtır.
Bu yaklaşım, epistemolojik tevazuyu temsil eder. İnsan, bilgi sınırlarını kabul ettiği ölçüde hakikate yaklaşabilir. Ancak hakikat tekelciliği, epistemolojik bir kibir yaratır; kendi yorumunu mutlaklaştıran yapı, eleştiriyi gereksiz, farklı düşünceyi ise tehdit olarak görmeye başlar. Böylece din ile dinî yorum arasındaki sınır silikleşir ve beşerî olan, ilahi bir dokunulmazlık kazanır.
Kapalı Yapıların En Tehlikeli Kırılma Noktası Nedir?
Hakikatin tekeline sahip olan bir yapı için otoritenin merkezileşmesi kaçınılmazdır. Mutlak hakikati temsil ettiğine inanan bir kişi ya da grup, bu hakikati yorumlama yetkisinin yalnızca kendisine ait olduğunu düşünmeye başlar. Böylece epistemolojik tekel, otorite tekeline dönüşür. Otoriteye yöneltilen her eleştiri, hakikatin kendisine yapılmış bir itiraz olarak algılanır. Bu durumda lider, sıradan bir yönetici olmaktan çıkarak hakikatin temsilcisi haline gelir.
Kapalı yapıların en tehlikeli kırılma noktası burasıdır. Hakikatin tek elde toplandığı yerlerde eleştiri sadakatsizlik, sorgulama ise itaatsizlik olarak yorumlanır. ‘Bu doğru mudur?’ sorusu yerine ‘Lider ne diyor?’ sorusu geçer. Böylece muhakeme yerini teslimiyete, vicdan ise aidiyete bırakır.
Oysa sağlıklı bir gelenekte otorite eleştiriden muaf değildir. Hz. Ebû Bekir’in halife seçildiğinde söylediği, ‘Doğru olduğum sürece bana uyunuz, yanlış yaptığımda ise beni düzeltiniz’ sözü, İslam siyaset geleneğinin otorite anlayışını özetler. Burada yönetici kendisini hakikatin sahibi değil, hakikate karşı sorumlu bir emanetçi olarak görmektedir. İslam ilim geleneğinde de hiçbir âlim eleştiriden muaf kabul edilmemiş, ilmî otorite eleştiriye açık olmakla değer kazanmıştır.
Dini Kavramların Anlam Dünyası Tersine Çevrildi
Mutlak otoritenin kalıcı hale gelebilmesi için sadece itaat yeterli değildir; bu itaati meşrulaştıracak bir dile de ihtiyaç vardır. Bu noktada dinî kavramlar, asli anlamlarından uzaklaştırılarak örgütsel amaçlara hizmet edecek şekilde yeniden yorumlanmaya başlanır. Kavramlar değişmez, fakat onların işaret ettiği anlam dünyası sessizce dönüşür.
Hizmet, hicret, dava, fedakârlık ve sadakat gibi kavramlar, insanı belirli bir kişi veya gruba değil, Allah’a, hakikate ve ahlaka yöneltmek için vardır. Ancak kapalı yapılarda bu anlam dünyası tersine çevrilir. Hizmet, Allah’a ve topluma hizmetten çok örgüte hizmet etmeye; dava, hakikatin ve adaletin mücadelesinden çok grubun hedeflerine; sadakat ise ilkelere bağlılıktan çok lidere bağlılığa indirgenir. Böylece dinî kavramlar, insanı özgürleştiren ahlaki ilkeler olmaktan çıkarak örgütsel bağlılığı güçlendiren araçlara dönüşür.
Kapalı yapıların en dikkat çekici özelliği de budur. Çoğu zaman yeni bir din inşa etmezler, mevcut dinî dili yeniden yorumlayarak ona farklı bir işlev kazandırırlar. Sorun bu nedenle din değildir; sorun, dinî kavramların tarihsel ve ahlaki bağlamlarından koparılarak belirli bir grubun amaçlarına hizmet edecek şekilde araçsallaştırılmasıdır. Hakikat tekelciliği de tam bu dönüşümün fikrî zeminini oluşturur.
Kamu Yararı mı, Örgüt Çıkarı mı?
Dinî kavramların anlam dünyası değiştiğinde bireyin inanç hayatı yanında kamu ahlakı da derin biçimde etkilenmektedir. Devlet, hukuk ve kamu kurumları, milletin ortak emaneti olarak değil, grubun hedeflerini gerçekleştirecek araçlar olarak görülmeye başlanır. Kamu görevi, millete karşı yerine getirilmesi gereken bir sorumluluktan çok örgüte sadakatin bir uzantısı hâline gelir. Böylece kamu yararı ile grup çıkarı karşı karşıya geldiğinde tercih çoğu zaman kamu adına değil, örgüt adına yapılır.
Oysa medeniyet geleneğimizde emanet anlayışı bunun tam tersini emreder. Devlet, hiçbir kişi, cemaat, tarikat veya ideolojinin mülkü değil, milletin ortak emanetidir. Kamu görevi, herhangi bir aidiyetin değil, doğrudan doğruya milletin hukukunu ve kamu yararını gözetme sorumluluğudur. Kamu imkânlarını belirli bir yapının hedefleri doğrultusunda kullanmak, hukuka aykırı bir fiil olmanın ötesinde, emanete ve vicdana ihaneti ifade eden ağır bir ahlaki sapmadır. Çünkü emanete ihanet, yalnızca kanunlara değil, vicdana da ihanettir.
Asıl Mesele
15 Temmuz’un bize öğrettiği en önemli gerçek, yalnızca anayasal düzenin hedef alınmadığıdır. O gece, hakikatin tekelleştirildiği, otoritenin mutlaklaştırıldığı, dinî kavramların araçsallaştırıldığı ve kamu yararının grup çıkarına tabi kılındığı bir zihniyetin yıkıcı sonuçları da açığa çıkmıştır. 15 Temmuz, bir gecede ortaya çıkan bir hadise değil, uzun yıllar boyunca inşa edilen bir hakikat anlayışının, otorite tasavvurunun ve ahlak anlayışının en görünür sonucuydu. Bu nedenle, 15 Temmuz’un onuncu yılında üzerinde durmamız gereken asıl mesele, terör örgütünün tasfiye edilmiş olması değildir. Bu önemli olsa da tek başına yeterli değildir. Asıl mesele, o örgütü mümkün kılan zihniyet kodlarını doğru anlamak ve aynı kodların farklı isimler ve söylemler altında yeniden üretilmesini engellemektir. Çünkü örgütler değişebilir; ancak onları besleyen zihniyet değişmediği sürece benzer sorunlar farklı biçimlerde yeniden ortaya çıkabilir.
Bu tehlike yalnızca dinî yapılarla da sınırlı değildir. Hakikat tekelciliği, dinî olduğu kadar ideolojik ve seküler yapılarda da görülebilen evrensel bir zihniyet problemidir. Bir düşüncenin, ideolojinin veya hareketin kendisini mutlak hakikatin tek temsilcisi olarak görmeye başlaması, hangi kavramlarla ifade edilirse edilsin benzer sonuçlar üretme potansiyeli taşır. Sorun, kullanılan söylemlerden önce hakikate yaklaşım biçimindedir.
Toplumsal ve Fikri Bağışıklığı Güçlendirmeliyiz
Bu nedenle, ikinci on yılda ihtiyacımız olan şey, yeni güvenlik tedbirleri veya hukukî düzenlemelerden ibaret olmamalıdır. Bunlar elbette gereklidir. Ancak kalıcı çözüm, toplumsal ve fikri bağışıklığın güçlendirilmesidir. Bu bağışıklığın temeli, hakikati hiçbir kişi, cemaat, tarikat veya ideolojinin tekeline bırakmayan, din ile dinî yorumu birbirinden ayıran, eleştirel düşünceyi canlı tutan, kamu yararını tüm aidiyetlerin üzerinde gören ve ahlaki muhakemeyi yeniden merkeze yerleştiren bir zihniyetin inşasıdır.
Çünkü hakikatin mutlak sahibi yalnızca yüce Allah’tır. İnsanoğlu, hakikati arayan, ona yaklaşmaya çalışan ve yanılabileceğini unutmayan sınırlı bir varlıktır. Bu epistemolojik tevazu, ilmî bir erdem olmanın yanında, hiçbir kişi, cemaat, tarikat veya ideolojinin hakikati tekeline almasına izin vermeyen en güçlü toplumsal bağışıklıktır. Belki de 15 Temmuz’un bize bıraktığı en kalıcı ders de budur.




