Modernleşmenin Getirdiği Yuva Yoksulluğu ve Sanal Yetimlikler

Modernleşme, aile yapısını zayıflatarak yuva yoksulluğunu artırıyor. Aile içindeki bağlar giderek kopuyor.

Esma Akbalık/Doğru Haber

Aile yapısının çökmesi, medeniyetin de çöküşünü beraberinde getirir!

Bir toplumun çöküşü, sokaklarda değil, evlerin içinde başlar. İnsanlık, savaş alanlarında değil, yemek masalarında kaybeder.

Günümüzde, dünya genelinde yaşanan büyük trajedilerden biri gözler önünde, ancak kimse buna felaket demiyor. Çünkü bu yıkım sessiz ve derin bir şekilde sürüyor. Ne siren sesleri ne de yıkım görüntüleri mevcut. Her geçen gün evlerimiz daralıyor, sokaklarımız daha sessiz hale geliyor ve sevgiye muhtaç kalplerimiz daha da yalnızlaşıyor.

Bir zamanlar aynı yastığa baş koymak sadakat simgesi iken, günümüzde insanlar birbirine tahammül etmeyi bile zor bir yük olarak görüyor. “Ben” büyüdükçe “biz” küçülüyor. Özgürlük sloganları altında fedakarlık yok ediliyor; sabrın yerini tüketim, merhametin yerini bireysellik alıyor.

Modern dünya, bu durumu çağdaş ilerleme olarak kutluyor. Bugün insanlar, daha önce hiç olmadığı kadar konforlu bir yaşam sürüyor ama aynı zamanda huzursuz. Evler lüksleşiyor, ancak yuvalar yoksullaşıyor. Mutfaklar genişliyor ama aynı sofrada oturan insan sayısı azalıyor. Her odada internet var ama kimsenin birbirine söyleyecek iki cümlesi kalmıyor.

Bir çocuğu düşünün; babası yanında ama ona yabancı, annesi evde ama zihni başka ekranlarda. Aynı çatı altında büyüyor ama aile sıcaklığını tanımadan yetişiyor. Aynı evde herkes sanal bir yaşam sürdürüyor. İşte bu, çağımızın en büyük yetimliği: Anne-babası hayatta olduğu halde sevgisiz büyüyen çocuklar.

Bugün birçok evde televizyonun sesi var ama muhabbet yok. Kahkaha emojileri mevcut ama gerçek tebessüm yok. Paylaşımlar yapılıyor ama paylaşmak hissedilmiyor. Çünkü aileyi ayakta tutan şey, aynı evde yaşamak değil; aynı kalpte yaşamaktır, aynı mutluluğu hissedebilmektir.

Şu an bazı kişiler, aileyi “eski bir kurum” olarak göstermeye çalışıyor. Anneliği bir yük, evliliği gereksiz, sadakati ise çağ dışı olarak nitelendiriyorlar. Gençlere sürekli kaçmayı öğretiyorlar: Zorlanırsan terk et, sıkılırsan vazgeç, yorulursan yenisini bul. Oysa yuva, biraz sabır, biraz affetmek ve Allah için devam edebilmek demektir. İnsan, kusursuz olduğu için değil, merhamet ettiği için aile olabilir.

Bugün en büyük yıkım, ahlaksızlığın normalleşmesidir. Dijital dünyanın kirli vitrinlerinde mahremiyet yok edilirken, insanlar bunu özgürlük olarak algılıyor. Çocukların zihinleri, gençlerin hayalleri, kadınların iffeti, erkeklerin hayâ duygusu; birkaç saniyelik içeriklerin arasında sessizce çalınıyor. Sonra neden mutsuz olduğumuzu sorguluyoruz. Çünkü insan ruhu, ekranla değil, şefkatle iyileşir. Bir annenin duası kadar huzur veren hiçbir teknoloji yoktur. Bir babanın güven veren gölgesini hiçbir sistem dolduramaz. Bir çocuğun “Anne!” diye seslenişini susturan toplumlar, yarın kendi vicdanlarının çığlığıyla baş başa kalacaklardır.

Bugün hâlâ kurtarabileceğimiz şeyler var. Belki yeniden aynı sofrada oturmakla başlayabiliriz. Telefonları bir kenara bırakıp birbirimizin yüzüne bakarak, çocuklarımızı oyalamak yerine dinleyerek, eş olmayı bir sözleşme değil, bir emanet bilmekle. Çünkü güçlü toplum, betonla değil, merhametle inşa edilir. Ve unutmayalım ki, bir milletin gerçek çöküşü, sokakların değil; önce evlerin kararıp çökmesiyle başlar. Öyleyse bugün evlerimizi kurtarmanın vaktidir.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu