Dijital çağda İslami şahsiyet ve ahlaki sorumluluk
Dijital çağda İslami şahsiyet ve ahlaki sorumluluk, insanın yaratılış gayesini, kulluğunu ve teknoloji karşısındaki yükümlülüklerini yeniden gündeme taşıyor.
2. Bölüm: Kişilik ve ahlaki sorumluluk
Her medeniyet ve düşünce sistemi, insanı açıklamak üzere kendine özgü bir teori geliştirir. İslam’ın insan anlayışı ise insanı ve bütün varlıkları yaratan Allah’ın bilgisine dayanır. Bu nedenle İslam, insanın kökeni, amacı ve sorumlulukları konusunda bütünlüklü bir çerçeve sunar. Seküler yaklaşımların insanı yalnızca madde ve hareketin ürünü olarak ele almasının aksine, İslami bakış insanın ilahi iradeyle yaratıldığını ve varlık düzeninde özel bir konuma sahip olduğunu vurgular. Kur’an’da, Allah’ın meleklere Âdem’e secde etmelerini emrettiği bildirilir.9
Âdem’e ve onun soyuna varlıkların isimlerinin öğretilmesi, insanın bilgi edinme, düşünme ve dili anlamlı biçimde kullanma yeteneğine işaret eder. İnsan, zihnindeki görünmeyen kavrayışı dil aracılığıyla görünür ve işitilir hale getirebilen bir varlıktır.10 Bu özellikler, insanın kendisine verilen emaneti taşıma kapasitesinin de temelini oluşturur.
Kur’an, söz konusu emaneti göklere, yere ve dağlara sunulduğunda onların bunu üstlenmekten çekindiğini bildirir. Buna karşılık insan, eksikliklerine rağmen bu ağır sorumluluğu kabul etmiştir.11 Dolayısıyla insanı tanımlayan ilk unsur, ortak bir toplumsal hedefe hizmet etmesi değil, ahlaki açıdan hesap verebilir olmasıdır. Büyük bir güç, beraberinde büyük bir sorumluluk getirir. İnsan için hilafet düşüncesinin temeli de burada yatar: Yeryüzünde adaleti gerçekleştirmek, hayatı uyum içinde düzenlemek ve yaratılmışların kendilerine tanınan haklardan yararlanmasını sağlamak.
İnsanın kişiliği, tek bir hakikatin farklı yönlerini oluşturan akıl, kalp, ruh ve nefs gibi etkin unsurlardan meydana gelir. Bu kavramları yalnızca İngilizcedeki “akıl”, “kalp”, “ruh” ve “arzu” kelimeleriyle karşılamak mümkün değildir. Çünkü söz konusu terimler, Kur’an’ın oluşturduğu dünya görüşü içinde anlam kazanır. Toshihiko Izutsu’nun Kur’an kavramları üzerine yaptığı çalışmalar da bu kelimelerin birbirinden kopuk değil, kapsamlı bir anlam ağı içinde değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koyar.12
Bu yaklaşıma göre kavramlar, tek başlarına sabit anlamlar taşımaz; birbirleriyle kurdukları ilişkiler bütünü içinde anlaşılır. Akıl, kalp, ruh ve nefs de insanın Allah’la ilişkisi bağlamındaki yaratılmışlığını, yani fıtratını ve iradi tercihlerinden önce gelen kulluk niteliğini ifade eder. Kur’an’daki “iman” kavramı da olumlu veya olumsuz anlamlar taşıyan pek çok başka terimle bağlantılıdır. Bu kelimeler imanın anlam alanını belirlerken iman, onları bir arada tutan merkezî kavram niteliği taşır. Izutsu’ya göre “Allah”, Kur’an sözlüğündeki en kapsamlı ve en üst düzey odak kelimedir.13
Dil ile kavram arasındaki ilişki, aynı anlam ağının iki farklı yüzünü oluşturur. Dilsel boyut terminolojiyi, kavramsal boyut ise dünya görüşünü ifade eder; bu yapının sınıflandırıcı ilkesi tevhiddir. Bu nedenle cahiliye dönemindeki Araplarla ilk Müslümanlar “Allah” kelimesini kullanmış olsalar da kelimeye yükledikleri anlam aynı değildi. Farklı kozmolojik kabuller ve Allah’ın “Hak” oluşundan uzaklık düzeyleri, iki topluluğun bütünüyle farklı dünya görüşlerine sahip olmasına yol açıyordu.
Burada tam kişilik ve ahlaki sorumlulukla, Kur’an’ın insana ilişkin temel tasavvuru kastedilmektedir. İnsan, Allah tarafından yaratılmış ve O’na kulluk etmekle yükümlü bir varlıktır. Allah ona kendi zatı, evren, yeryüzü ve benliği hakkında bilgi edinme imkânı vermiştir. Aynı zamanda insan, kutsal emaneti taşıyarak yeryüzünde ilahi iradenin gerektirdiği sorumlulukları yerine getirmekle görevlendirilmiştir.
Bu çerçeve, akıllı telefonlar ve sosyal medya kullanımının yaygınlaştığı günümüzde kişilik ve sorumluluk bilincinin beş boyutunu yeniden düşünmeyi gerektirir. İlk boyut, görme veya basirettir. Buradaki görme yalnızca gözün işlevi değildir; ayırt etme, sağlıklı değerlendirme ve hakikati kavrama gücünü de ifade eder. Kur’an, insanın gözleri sağlam olduğu halde kalbinin körleşebileceğini bildirir.14 Başka ayetlerde ise düşünmeyen ve anlamayan kimseler, sağır, dilsiz ve körlere benzetilir.15
Akıllı telefonlar ve sosyal medya, gerçekliği dar bir çerçeve içinde sunarak muhakemeyi zayıflatabilir. Kullanıcı, ekranda kendisine gösterilenlerle sınırlı bir dünyaya yönelirken bu çerçevenin dışında kalan önemli unsurları gözden kaçırabilir. Böylece görme yetisi korunmuş olsa da basiret, yani hakikati bütün yönleriyle değerlendirme kapasitesi körelebilir.
İkinci boyut, bağımlılıktan özgürleşmektir. Bu teknolojilerin kullanımı çoğu zaman ihtiyaç sınırını aşarak bağımlılık davranışına dönüşür. Bu durum ahlaki bir sorumluluk doğurur; çünkü bağımlılık, nefsin arzularının kalp tarafından denetlenmesini bozar. Denetim zayıfladığında nefs öne çıkar, insanın gerçek anlamda insan olma niteliği zarar görür ve Allah’a kulluk görevinde eksiklik meydana gelir. Aşırı kullanımın bedensel ve ruhsal sonuçları da insanın bedenine karşı sorumluluklarını yerine getirmesini güçleştirir.
Üçüncü boyut, insanlar arasındaki karşılıklı hakların ve adaletin korunmasıdır. Akıllı telefonlar ile sosyal medya, başkalarına karşı yükümlülüklerimizi hem doğrudan hem de dolaylı biçimde etkileyebilir. Bu teknolojilerin üretildiği küresel tedarik zincirleri, bazı topluluklara ağır zararlar verirken başka kesimlere yüksek teknoloji ürünleri sunabilmektedir. Daha soyut düzeyde ise dijital araçlar, toplumsal ilişkileri zayıflatmakta ve insanlar arasındaki bağların niteliğini dönüştürmektedir.
Dördüncü boyut, doğal çevreye karşı taşıdığımız sorumluluktur. Hz. Muhammed’in sünnetinde hayvanları besleyip sulamaya, yavruları sebebiyle anne hayvanları incitmemeye, kıyametin kopacağını bilsek dahi ağaç dikmeye ve ağaçlara zarar vermemeye dair güçlü öğütler yer alır. Toprağın bir anlamda annemiz olduğu düşüncesi de insanın tabiatla kurduğu ilişkinin saygı ve koruma temelinde olması gerektiğini hatırlatır. Kişisel akıllı cihazların yaygınlaşması ve görünmez dijital dünyayı ayakta tutan sunucu merkezleri, çevre üzerinde ciddi bir yük oluşturmaktadır.
Beşinci boyut ise insanın iç dünyasının ve mahremiyetinin kutsallığıdır. Allah’ın insana bahşettiği mahremiyet hakkı, kalbin huşu ve sükûnet içinde bulunabilmesi için gerekli şartlardan biridir. Akıllı telefonlar ve sosyal medya, sürekli bildirimler, kesintisiz erişim ve görünür olma baskısıyla bu iç alanı daraltabilir. Bu nedenle dijital çağda İslami şahsiyet ve ahlaki sorumluluk, yalnızca teknolojiyi nasıl kullandığımızla değil, teknoloji karşısında kalbimizi, irademizi ve kulluk bilincimizi nasıl koruduğumuzla da ilgilidir.
Devam edecek.
Dipnotlar:
8. Farklı gelenekler, insana dair çeşitli teoriler geliştirmiştir. Platon’un üç parçalı ruh anlayışı, Aristoteles’in “siyasi hayvan” tanımı, Aydınlanma düşüncesinin rasyonel insan tasavvuru ve Nietzsche’nin “üstün insan” fikri bunlardan bazılarıdır. Ancak Yaratan ve insan ruhuna dair sahih bir anlayış bulunmadığında, herhangi bir hayat teorisi eksik kalır. Bilim, sanat ve beşeri bilimler de kapsayıcı bir değerlendirme ölçütü olarak pozitivizme yönelmiş, bunun sonucunda kavramsal parçalanma ve ahlaki görecelik ortaya çıkmıştır.
9. Kur’an-ı Kerim, 2:34.
10. Syed Muhammad Naquib al-Attas, İslam Metafiziğine Giriş: İslam Dünya Görüşünün Temel Unsurlarının Açıklaması, Kuala Lumpur: Ulusal İslam Düşüncesi ve Medeniyeti Enstitüsü, 2001, s. 122.
11. Kur’an-ı Kerim, 33:72.
12. Toshihiko Izutsu, Kur’an’da Tanrı ve İnsan: Kur’anî Dünya Görüşünün Anlambilimi, Kuala Lumpur: İslam Kitap Vakfı, 2002.
13. Izutsu, s. 24.
14. Kur’an-ı Kerim, 22:46.
15. Kur’an-ı Kerim, 2:17-18 ve 171.



